KIYAM ETMENİN CAİZ OLMADIĞINI İFADE EDEN HADİSLERİN TAHLİLİ

KIYAM ETMENİN CAİZ OLMADIĞINI İFADE EDEN HADİSLERİN TAHLİLİ

 

(1.BÖLÜM)


Yukarıda belirtilen noktalardan da anlaşıldığı gibi şia dünyası Hz. Mehdi’nin (a.s) gaybeti zamanında İslam hükümetini kurmak ve İslam’ın içtimai ve siyasi kanunlarını bütünüyle icra etmek için çalışmakla yükümlüdürler. Bu vesileyle Mehdi’nin (a.f) cihanşumul kıyam ve zuhurunun önhazırlıklarını yapıyorlar.

Halbuki bazı hadisler Mehdi’nin (a.s) kıyamından önce yapılacak olan her türlü kıyamı yasaklamaktadır, bu hadislerı iki açıdan incelemek gerekir. Birincisi sened yönünden sahih ve muteber olup olmadığına bakmalıyız.

İkinci olarak mana yönünden ele almalı ve bu hadislerin her türlü kıyam ve hareketi yasak kıldığına delalet edip etmediğine bakmalıyız. Elbette hadislerde inceleme yapmadan önce önbilgi olarak birtakım konuları hatırlatmayı gerekli görüyoruz. O halde meseleyi iki bölümde inceleyeceğiz.

 

1- İslam'da devlet

2- Hadislerin incelenmsi


İSLAM’DA DEVLET KAVRAMI


İslam’ın kanun ve hükümlerini incelediğimizde İslam dininin sadece itikadi ve ibadi bir din olmadığını görüyoruz. İslam tam anlamıyla itikadi, ibadi, ahlaki, siyasi ve sosyal bir dindir; İslam’ın kanun ve hükümleri tamamıyla iki kısma ayrılır:

1- Ferdi Hükümler: Namaz, oruç teharet, necaset, hac, yiyecekler, içecekler vb. insanın bunlarla amel etmesinde devlet ve sosyal yardımlaşmaya ihtiytacı yoktur. Tek başına da bunları yapabilir.

2- İçtimai Hükümler: Cihad, savunma, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, ihtilafları halletmek, kısas, hudud, diyetler, tazirler, medeni ve yargı hükümleri, müslümanların kafirler ve birbirleriyle olan ilişkileri, zekat, hums vb. gibi hükümler insanların siyasi ve içtimai hayatıyla ilgilidir.

İnsanlar birlikte yaşamak zorunda olduğundan toplumsal hayatlarında bir takım sürtüşmelerle karşılaşmakta, bu yüzden de her türlü saldırganlığı önleyecek birtakım kanunlara ihtiyaç duyulmaktadır.

Mukaddes İslam dini bu önemli ve hayati meseleyi unutmamıştır. Bu yüzden hukuki, cezai ve medeni kanunlar tedvin etmiş, ihtilafları halletmek için bir takım adli hükümler öngörmüştür.

Allah yolunda cihad, İslam ve müslümanları savunmak da İslam’ın kanun ve hükümlerinin büyük bir bölümünü teşkil etmektedir. Bu hususta onlarca ayet ve yüzlerce hadis vardır. Örneğin Allah Tealâ müminlere şöyle buyurmaktadır.


* * * * * * * * * *

"Allah hakkında gerektiği gibi cihad edin." (Hacc/78)

"(Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın." (Bakara/193)

"…Bu durumda küfrün önderleriyle çarpışın. Çünkü onlar yeminleri olmayan kimselerdir; belki cayarlar." (Tevbe/12)

Bu ayetlerden müslümanların İslam’ın tanıtılması ve küfürle savaş için cihad etmekle yükümlü oldukları anlaşılmaktadır. Hatta bazı ayetlerde savunma güçlerini arttırmak için çalışmaları ve düşmanlar karşısında mücehhez ve hazır bir güç bulundurmaları emredilmektedir.

Kuran-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınız ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup caydırasınız diye." (Enfal/60)

O halde sonuç olarak diyebiliriz ki askeri teşkilat ve tesisler İslam’ın bir parçasıdır. Müslümanlar savunma gücünü arttırmak, keşifler, her türlü silahların üretimi…

vb. hususlarda ciddi bir şekilde çalışmakla yükümlüdür. Öyle ki İslam düşmanları, daima İslam gücünden korkmalı ve müslümanlara saldırıda bulunmayı akıllarından bile geçirmemelidirler.

 

İYİLİĞİ EMRETMEK VE KÖTÜLÜKTEN SAKlNDlRMAK


İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak da İslam’ın önemli ilkelerinden biri olup tüm müslümanların görevidir. Tüm müslümanların zulüm, fesad, istikbar, saldırı, günah ve tecavüze karşı mümkün olan her yolla savaşmaları farzdır.

Ayrıca tevhid ve dindarlığın yayılması ve insanların hayır ve salaha daveti için çalışıp çabalamak da farzdır. Bu hususta onlarca ayet ve yüzlerce rivayet vardır.

Örneğin Kur’an şöyle buyurmaktadır: "Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır." (Al-i İmran/104)

"Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz." (Al-i İmran/110)


KISACA


İslam'ın içtimai ve siyasi hükümleri (cihad, savunma yargı, hukuki, icrai ve medeni kanunları, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, fesadla savaş, sosyal adaletin sağlanması…vb.) belirli bir düzen ve yapı gerektirmektedir. Bunlar İslami bir hükümet olmayınca icra edilemez.

O halde denilebilir ki İslam'ın hukuki, askeri, güvenlik, iktisadi, içtimai ve siyasi programları İslam dininde bilfiil varolan bir şeydir.

İslam dininin sahibi böyle kanun ve programlara gereken önemi vermekle kalmamış bunların icra gücü olan İslam hakimine de (ululemr) yeterince önem vermiştir. Cihad ve savunma savaşı, askeri bir teşkilatlanma olmaksızın gerçekleşebilir mi?

Zulüm, tecavüz, başkalarının hakkına saldırı, sosyal adaleti yok etmek vb. kötülüklerle savaşmak ve anarşiyi önlemek güvenlik ve yargı organları olmaksızın gerçekleşebilir mi?

İslam böyle kanun ve programları teşri ettiği için, bu kanunları uygulayacak birisini de elbet belirlemiş olsa gerek. İslam devletinin manası da budur.

İslam hakimi işbu geniş idarenin başında bulunandır. Bu şahıs ilahi kanunları tümüyle icra ederek insanları idare etmektedir. O halde İslam'da devlet vardır ve de onun ayrılmaz bir parçasıdır.

 

HZ. RESULULLAH (S.A.A) MÜSLÜMANLARlN İDARECİSİYDİ


Hz. Resulullah (s.a.a) hayattayken İslami hükümetin başında bulunuyordu. Müslümanların işlerini idare ediyor ve Allah tarafından bu büyük görevi yapmak için geniş bir yetki taşıyordu. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurur: "Peygamber müminler için kendi nefislerinden daha evladır."[373]

"Öyleyse aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların isteklerine uyma."[374]

O halde Hz. Resulullah (s.a.a) iki makama sahipti: Bir yandan vahy vesilesiyle Allah Teâla ile irtibat halindeydi; şer'i hüküm ve kanunları alıp insanlara iletiyordu; diğer taraftanda İslam ümmetinin idareciliğini yapıyordu. İslam'ın sosyal ve siyasi program ve kanunlarıyla müslümanları idare ediyordu.

Hz. Resulullah'ın (s.a.a) siretini incelediğimizde, O'nun müslümanların işlerini ıslah ettiği ve onlara hükmettiği açıkça görülür. Hakim ve vali tayin ediyor, kadı gönderiyor, cihad emri veriyor, kısacası bir ümmetin idaresi için gerekli tüm işleri yapıyordu.[375]

Bu görev Allah tarafından kendisine verilmişti, İslam'ın içtimai ve siyasi hükümlerini icra etmekle yükümlüydü. Müslümanlar da cihad etmekle görevliydi ve Hz. Resulullah (s.a.a) da onları cihad için seferber kılmakla görevlendirilmişti. Örneğin Kur'ân şöyle buyuruyor: "Ey Peygamber, müminleri savaşa hazırlayıp-teşvik et."[376]

"Ey Peygamber, kafirlerle ve münafıklarla savaş ve onlara karşı şiddetli davran" (Tevbe/73)

Hz. Resulullah (s.a.a) insanlara hükümet etmek ve aralarında hükmetmekle görevliydi. Nitekim Kur'ân'da şöyle buyurulmaktadır:

"Şüphesiz Allah'ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için biz sana kitabı hak olarak indirdik. (Sakın) hainlerin savunucusu olma."[377]

Buradan da anlaşıldığı üzere Hz. Resulullah (s.a.a) nübüvvet, vahy alma ve insanlara iletme makamına sahib olmakla birlikte müslümanların idareciliği ve hükümeti makamında da bulunuyordu.

İslam'ın içtimai ve siyasi hükümleriyle müslümanları idare etmekle yükümlüydü ve bu hususta tam bir yetkiye sahipti. Öte yandan müslümanlar da, Resulullah'ın (s.a.a) devletle ilgili ve diğer emirlerine itaat etmekle görevliydiler. Nitekim Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de".[378]

"Allah'a ve Resulüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider."[379]

"Biz peygamberlerden hiç kimseyi, ancak Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik."[380]

Bu vb. ayetlerde Hz. Resulullah'a (s.a.a) itaat, Allah'a itaatin yanında yer almış, müslümanlara hem Allah ve hem de Resulüne itaat etmeleri emredilmiştir.

Allah'a itaat ise Resulullah (s.a.a) vasıtasıyla gönderilen hükümlere itaat etmekle gerçekleşir. Öte yandan müslümanlara, Resulullah'ın (s.a.a) özel emirlerine itaat etmek de farz kılınmıştır.

Resulullah'ın (s.a.a) özel emirleri ise hükümet ile ilgili emirleri olup müslümanların hakimi olarak teşri ettiği hükümlerdir. Bu yüzden itaat etmek de farzdır. Elbette Resule itaat Allah'a itaatten bağımsız ve ayrı bir şey değildir.

Belki Allah öyle emrettiği için ona itaat etmek de farz kılınmıştır. O halde hükümet asr-ı saadette de dinin bir parçasıydı ve Hz. Resulullah (s.a.a) bilfiil bu görevi yürütüyordu.

 

HZ. RESULULLAH'TAN (S.A.A) SONRA İSLAM DEVLETİ


Hz. Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra nübüvvet, teşri ve vahy sona erdi, ama dini hüküm ve kanunlarla bu cümleden olarak İslam'ın sosyal ve siyasi programları müslümanlar arasında baki kaldı.

Burada insanın aklına şu soru gelmektedir: "Acaba Hz. Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra hakimiyet ve idarecilik makamı da nübüvvet makamı gibi bütünüyle sona mı ermiştir?

Hz. Resulullah kendisinden sonraki hakim ve idareci hakkında hiç bir teşebbüsde bulunmamış mıdır? Bu işi müslümanlara mı bırakmıştır? Yoksa hassas ve oldukça önemli bu meseleden gaflet ederek bu makama hiç kimseyi tayin etmemiş midir?

Şiiler müslümanların hakimi, İslami kanun ve programların icraatçısı olan Hz. Resulullah'ın İslami hükümetin devam etmesi gerektiğinin tümüyle farkında olduğuna inanmaktadırlar.

O, müslümanların devletsiz yaşayamayacağını çok iyi biliyordu. Bir devletin İslami olması için de idarecisinin alim, İslam'ı tanıyan, takvalı, emin ve adil birisi olması gerekir.

Böyle bir idareci dini program ve hükümleri uygulayarak İslam hükümetini ayakta tutar. Bu yüzden Hz. Resulullah (s.a.a) Allah'a davetin başlangıcında uygun fırsatlarda Hz. Ali'yi (a.s) müslümanların imamı ve kendi halifesi olarak tanıttı.

Bu husustaki bir çok hadis sünni-şii kitaplarında mevcuttur. Bu cümleden olmak üzere Ved'a Haccı'nda Gadir-i Hum denilen yerde mola verdi ve ashabından binlerce kişi önünde şöyle buyurdu:

"Ben müminler için kendi nefislerinden daha evla değil miyim?" Orada olanlar "Evet, ya Resulullah" dediler. Daha sonra şöyle buyurdu: "Ben her kimin velisi (idarecisi, hakimi) isem Ali de onun velisidir.

Allah'ım! Ali'nin dostlarına dost ve düşmanlarına düşman ol." Bu esnada Ömer b. Hattab Hz. Ali (a.s) ile görüştü ve ona şöyle dedi: "Ey Ebu Talib'in oğlu! Yeni makamın uğurlu ve kutlu olsun! Sen benim ve kadın-erkek bütün müminlerin velisi oldun."

Bu hadislerden de anlaşıldığı üzere Hz. Resulullah (s.a.a) müslümanlara devlet başkanlığı yapmış ve bu makamı kendinden sonra Hz. Ali'ye (a.s) bırakmıştır.

Ne var ki onu çok daha önceden bu makamı üstlenmeye hazırlamış, gerekli ilim ve bilgilerini ona aktarmıştır. Keza onun zati bir ismet ve ilim makamının olduğunu da biliyordu, dolayısıyla onun imamet makamına salahiyetli olduğundan da haberdardı.

Bu yüzden Allah'ın emriyle onu bu makama seçti. Hz. Ali b. Ebu Talib (a.s) hem İslam'ın hüküm ve kanunlarının hafızı, hem de bu kanunların icraatçısıydı. Hz. Resulullah (s.a.a) Gadir-i Humd'a velayet makamını, Hz. Ali'ye (a.s) bıraktı. Ömer de bunu biliyordu ve bu yüzden de onu kutladı.

Müslümanlar da bu manayı derkederek kendisine bey'at ettiler, ona sadık kalacaklarına söz verdiler. Mevzu bundan başka bir şey olsaydı, biate ne gerek vardı?

 

HZ. ALİ B. EBU TALİB (A.S) HZ. RESULULLAH'lN (S.A.A) MENSUB HALİFESİYDİ


Hz. Resulullah (s.a.a) Allah'ın emriyle imamet makamını Hz. Ali'ye (a.s) devrederek bu vesileyle müslümanların imametini ve kendi hakimiyetini devam ettirdi.

Neyazıkki Hz. Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra ashabdan bazısı hilafeti ele geçirmeye kalkıştılar. Halkın cehalet ve zayıflığından istifade ederek Hz. Ali'nin (a.s) meşru hakkını ele geçirdiler ve böylece İslam hükümetini asıl yolundan saptırdılar.

Hz. Ali'nin (a.s) bey'atten çekinmesi, onca hutbeler okuması ve şikayetlerde bulunması da müslümanların idarecilik ve hakimiyet makamının gasbedilmesi sebebiyleydi; dini öğretiler ve hükümleri beyan etmek için değil.

Halifeler hükümleri beyan etmeyi Hz. Ali'nin (a.s) elinden almamışlardı. Hatta halifeler hazretin ilmi şahsiyetini itiraf etmekte ve zor durumda kaldıklarında sorunları halletmek için kendisine müracaat etmekteydiler.

Hz. Ali (a.s) halife olunca tüm devlet işlerini uhdesine aldı. Vali ve kadı tayin ediyor, zekat ve hums toplamak için memurlar gönderiyordu; cihad ve savunma hükmü veriyor,


ordu komutanları tayin ediyor vb. hükümet işlerini bizzat yürütüyordu. Talha ve Zübeyr muhalefet etmiş, Cemel savaşına sebeb olmuşsa bu, onların Hz. Ali'nin (a.s) ilmi makamına değil, onun iktidarına karşı olmalarındandı.

Ebu Süfyanoğlu Muaviye'nin hükümleri beyan konumunda Hz. Ali (a.s) ile hiç bir anlaşmazlığı yoktu, aksine, Muaviye'nin tek derdi iktidarı ele geçirmekti.

Görüldüğü gibi Hz. Resulullah (s.a.a) vefat edince İslami hükümet dönemi sona ermemiştir, aksine, Hz. Ali'nin (a.s) bu makama seçilmesiyle İslami hükümetin devam etmesinin gereği vurgulanmıştır.

Buradan da anlaşılmaktadır ki Allah Teâla daima sosyal ve siyasi kanunların icra edilmesini ve tarih boyunca İslam devletinin devam etmesini istemiştir. Hz. Ali'de (a.s) imamet ve hakimiyet makamına, kendisinden sonra Hz. Hasan'ı (a.s) o da kendisinden sonra İmam Hüseyin'i (a.s) ve o da oğlu Hz. Seccad'ı (a.s) tayin etmişlerdir.

Böylece her imam kendisinden sonraki imamı tayin etmiştir. İmamların hepsi de ismet, taharet, ilim, ilahi bilgi ve zati kemal ve salahiyet makamının yanısıra müslümanların hakimiyet ve imamet makamına da sahipti.

O halde masumların hakimiyeti İslam'ın kopmaz bir parçasıdır. Ne varki bazılarının iktidar hırsı yüzünden Ali (a.s) dışında (ki o da kısa bir müddet için) hiçbir imam, kendi meşru hakları olan hakimiyet makamına bilfiil geçememiş ve İslam'ın egemenliğini devam ettirememiştir.


GAYBET ZAMANlNDA İSLAM DEVLETİ


Şimdi şu soru karşımıza çıkmaktadır: İslam'ın siyasi ve sosyal programları ve hükümlerinin gaybet zamanındaki durumu ne olacaktır? Acaba masum bir imamın olmadığı zamanlarda Allah Teâla siyasi ve sosyal hükümlerden el mi çekmiştir ve müslümanların hiç bir görevi yok mudur?

Acaba İslam'ın büyük bir bölümünü teşkil eden bu hükümler sadece Hz. Resulullah'ın (s.a.a) kısa hayat dönemi için teşri edilerek, Hz. Mehdi (a.f) zuhur edinceye kadar öylece bir köşeye mi itilmelidir?

Bu uzun müddet boyunca İslam, cihad, savunma hadlerin icrası, kısas, ta'zirler, zulümle savaş, mahrumları koruma, fesadla mücadele vb. hükümlerden el çekmiş ve İslam'ın bu büyük bölümünü Hz. Mehdi'nin (ruhumuz ona feda olsun) zuhuruna kadar ertelemiş midir?

Bunca ayet ve rivayetlerin sadece tartışmak ve bahsetmek için kitaplarda yer aldığını söylemek ne derece inandırıcı olacaktır? Akl-ı selim hiçbir müslüman böyle bir iddiada bulunmaz elbet,

İslam düşünürleri bu hükümlerin de icra için geldiğini elbet bilirler. Bu da demektir ki İslam dini her asırda hükümlerinin icra edilmesini istemektedir. İslam'ın siyasi ve sosyal hükümleri teşri ettiği ama bunları icra edecek bir mevki düşünmediği elbette söylenemez.

 

GAYBET ZAMANlNDA MÜSLÜMANLARlN DURUMU


Hz. Peygamber (s.a.a) ve masum imamların Allah tarafından müslümanların idareciliğine tayin edildikleri doğrudur ve bu yolda çalışmak gerekir; ama asıl görev müslümanlara bırakılmıştır.

İslami hükümetin teşkili ve Peygamber veya İmam'ı hakim kılmak için ciddi bir şekilde çalışmalı, onlara bu hususta itaat etmelidir. Masum imamın olmadığı zamanlarda da müslümanlar İslami bir hükümetin teşkili ve İslam'ın siyasi ve sosyal hükümlerinin icrası yolunda ciddi bir şekilde çalışmalıdırlar.

Çünkü İslam her zamana şamil bir dindir ve neticede bu zamanda da hükümlerinden el çekmemiş ve müslümanlardan bu hükümlerle amel etmesi istenmiştir. Nitekim İslami hükümlerin çoğu müslümanların geneline hitap etmektedir.

Örneğin: "Allah adına gerektiği gibi cihad edin."[381]

"Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin."[382]

"Allah'a ve O'nun Rasulüne iman ederseniz mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz."[383]

"Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın (ancak) aşırı gitmeyin."[384]

"İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytanın dostarıyla savaşın. Hiç şüphesiz şeytanın hileli düzeni pek zayıftır."[385]

"Fitne kalmayıncaya ve din, yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın."[386]

"Size ne oluyor ki Allah yolunda savaşmıyor sunuz?"[387]

"Küfrün önderleri ile çarpışın."[388]

"Sizde müşriklerle topluca savaşın."[389]

"Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın."[390]

"Hırsız erkek ve hırsız kadının (çalıp) kazandıklarına bir karşılık Allah'tan da "tekrarı önleyen kesin bir ceza" olmak üzere ellerini kesin."[391]

"Zina eden kadın ve zina eden erkeğin herbirine yüzer sopa vurun."[392]

"Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun."[393]

"Ey iman edenler! Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun."[394]

Bu ve benzeri birçok ayetlerde bütün müslümanlara hitap edilmiştir ve onlardan İslami hükümetin salahiyetinde olan toplumsal görevleri ifa etmeleri istenmiştir.

Örneğin Allah yolunda cihad etmeleri, düşmanlarla, küfrün elebaşları ve müstekbirlerle savaşmaları, insanları hayır ve selaha davet etmeleri, fesad, günah ve zulümle savaşmaları emredilmiş, dünyada adaleti ikame etmeleri ve ilahi hükümleri icra etmeleri istenmiştir.

Bu mevzu etrafında düşünülecek olursa kolayca anlaşılacaktır ki mezkur önemli sosyal işlerin icrası geniş bir yargı mekanizması ve İslam devleti olmaksızın imkansızdır.

Müslümanlar da kendilerinden bu istendiği için İslam'ı bir hükümetin ön şartlarını temin etmekle görevlidirler. Başka bir deyişle, tüm boyutları ile din; İslami bir devlet olmaksızın icra ve ikame edilemez.

Bilindiği gibi dinin ikamesi bütün müslümanların görevidir. Allah Teâla şöyle buyurmaktadır: "O: "Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi İbrahim'e Musa'ya ve İsa'yada vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri etti."[395]

Kur'ân'ın genel hitabeleri İslam'ın ictimai ve siyasi hükümlerinin devamlılığı ve Kur'ân'ın ilgili ayetinden de anlaşıldığı üzere müslümanlar masum bir imamdan mahrum oldukları zaman bizzat İslami bir devlet kurmak için çalışmak, tüm boyutları ile dini ikame etmeye çaba sarfetmelidirler.

Başka bir deyişle, eğer devlet olmaksızın yaşanılamayacağına, Allah Teâla'nın kargaşalığı sevmediğine, insanın dünyevi ve uhrevi saadeti için özel bir devlet sistemi öngördüğüne, bu maksatla siyasi,

ictimai hükümler teşri ettiğine, İslami devletin teşkili ve İslam'ın ictimai ve sosyal, hükümlerinin icrasının Hz. Resulullah'ın (s.a.a) hayatına münhasır olmadığına,

bu hükümlerin tüm asırlar da icra edilmesi gerektiğine ve dini tüm boyutları ile uygulamanın müslümanların görevi olduğuna inanıyorsak İmam-ı Zaman'ın gaybeti zamanında da müslümanların en büyük görevinin İslm devletini te'sis etme yolunda ciddi bir şekilde çalışmak olduğunu söylemek gerekir.

Böylece İslam'ın siyasi ve içtimai hükümlerinin icra edilmesiyle sıhhatli bir çevre oluşturulacak ve bu çevrede Allah Teâla'ya ibadet ve itaat edilecek, nefisler terbiye olacak ve Allah'a doğru yapılan seyr-u süluk için gerekli şartlar gerçekleştirilebilecektir.


İKİ DELİL


Devlet tesisinin zarureti ve bu devleti devam ettirmek için çalışmanın gerekliliği akl-ı selim sahibi herkesin kabul ettiği sarih bir delildir. İslam da bu akli delili reddetmemiş, teyid etmiştir.

Bu yüzden Uhud savaşında İslam Peygamberi'nin (s.a.a) öldürüldüğü haberi savaşla meşgul olan İslam askerlerinin kulağına çalınınca morallerini kaybederek dağıldılar. İşte o sırada şu ayet nazil oldu.

"Muhammed yalnızca bir peygamberdir. Ondan önce nice peygamberler gelip-geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz?"[396]

Yani Peygamber'in ölümü veya öldürülmesi ile içtimai düzeninizi kaybedecek ve cihaddan el mi çekeceksiniz? Görüldüğü gibi mezkur ayet içtimai ve İslami düzenin korunup sürdürülmesini müslümanların selim aklına havale etmiştir.

İlgili ayet Hz. Peygamber'in (s.a.a) ölümü veya öldürülmesi halinde müslümanların içtimai ve İslami düzenlerinden el çekmemesi ve cihadı terketmemeleri gerektiğini vurgulamaktadır.

İkinci delil ise şudur: Hz. Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra Sakife-i Beni Saide'de toplananların hepsi İslami hükümetin devamlılığını savunuyor hiç kimse bir hakim ve halifeye ihtiyaç olmadığını iddia etmiyordu, yegane ihtilaf halifenin kim olacağı hususundaydı. Ensar, "Emir ve halife bizden olmalıdır" diyordu.

Muhacirlerse "Biz bu makama daha layığız" diyor bazıları da "Biz emir olalım sizler vezir olun." diyordu. Kimi de "Bizden bir kişi ve sizden de bir kişi emir olsun." diyordu. Ama hiç kimse, "halifenin varlığı zaruri değildir, halife olmaksızın da biz yaşayabiliriz." demiyordu.

Hatta Hz. Ali (a.s) Hz. Resulullah (s.a.a) tarafından bu makama tayin edildiğini ve bu ilahi hakkının zayi edildiğini söylüyordu. Nitekim Sakife-i Beni Saide cereyanına muhalefet etti, ashabtan bazısı da onu destekledi.

Ama hiç kimse Hz. Resulullah'ın (s.a.a) hükümetinin devam etmemesi gerektiğini iddia etmedi. "Halifenin ne zarureti var ki bu kadar acele ediyorsunuz?" diye itiraz edilmedi, Hz. Ali (a.s) "Ben bu makama daha layığım, zira Hz. Resulullah (s.a.a) beni bu makama tayin etti, zati liyakat, ismet ve ilim sahibi biriyim" diyordu.

Hz. Ali (a.s) da hakkının zayi edildiğini ve İslami hilafetin raydan çıkartıldığını söylemesine rağmen sadece İslami hükümetin beka ve devamlılığı uğruna halifelere muhalefet etmek ve onları zayıflatmak teşebbüsünde bulunmadı.

İslam'ın azametinin devamı için onlara fikri açıdan yardım da ediyordu. Halifeler tarafından yakın akrabalarına verilen görevleri kabul ediyor, onları bu makamı kabulden alıkoymuyordu.

Buradan da anlıyoruz ki Hz. Ali (a.s) bir devletin varlığını lazım ve gerekli biliyordu. "Hüküm sadece Allah'ındır." diyen haricilere "Bu hak bir sözdür; ama bununla batıl kasdedilmektedir, evet hüküm sadece Allah'ındır. Ama onlar "Emirlik ve hükümet Allah'ındır." diyorlar.

Halbuki insanlara iyi veya kötü emir lazımdır. Ta ki mümin bu emirlik sayesinde salih amellerde bulunsun, kafir güvenlik ve emniyet içinde yaşasın, Allah taktir ettiği zamanı onunla yürütür,

taki devlet başkanı vasıtasıyla ganimet ve vergiler toplansın, onun vasıtasıyla İslam düşmanlarıyla savaşılsın, yolların güvenliği sağlansın, zayıfın hakkı güçlüden alınsın, böylece iyiler rahat ve huzur içinde yaşasın ve kötülerin şerrinden emanda kalınsın."[397]

O halde İslam devletinin tesisi ve devamının zarureti hususunda asla şüphe etmemek gerekir. Bu önemli ve ağır görev tüm müslümanlara bırakılmıştır. Peygamber ve masum imam aralarında olduğu zaman onların devletini tesis ve takviye etmeye çalışmalı,

onlar olmadığı zaman da İslami, özellikle de siyasi ve içtimai meseleleri bilen, takva sahibi, siyasi liyakati olan ve idarecilik dirayetine sahip bir fakihi imamlık makamına seçmelidirler.

Zira böyle bir şahsın önderlik ve hakimiyeti masum imamlarca da kabul edilmiş ve tavsiye edilmiştir. Böyle bir şahıs İslam ümmetine önderlik edebilir ve İslam'ın siyasi-içtimai programlarını icra edebilir.

Burada şunu da önemle hatırlatmak gerekir ki İslami hükümet ve velayet-i fakih konusu oldukça dakik ve uzun bir konudur, başlıca bir kitap yazmayı gerektirir, bu kısa bahsimizde meseleyi teferruatıyla ele alamayacağımız ortadadır.

Bu yüzden Mehdi'nin (a.s) kıyamından önce kıyam ve devlet kurmayı caiz görmeyen hadisleri şüpheli bir bakış açısıyla değerlendirmek gerekir. Zira cihad, savunma, hudud,

diyet, kısas, ta'zirler, yargı, şehadet, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, zulümle savaş, mahrumları savunma… vb. hükümler İslam'ın kesin hükümlerindendir ve bunda hiçbir şüpheye de yer yoktur.

Bu hükümler mutlaka icra edilmelidir. Bu hükümlerin icrası için de İslami bir devletin varlığı zaruridir. İslami bir devletin teşkili için de cihad ve toplu kıyamlar yapılmalıdır.

O halde mezkur hadisler, bu bakış açısıyla incelemek gerekir. Uygun bir fırsatta bu konuyu dakik bir şekilde incelemeyi ve daha iyi bir değerlendirmesini yapmayı ümid ederiz.

 

HADİSLERİN İNCELENMESİ


(2. BÖLÜM)


Şimdi Hz. Mehdi'nin (a.s) kıyamından önce yapılacak olan her türlü kıyama karşı çıkan hadisleri incelemeye çalışalım. İslam'ın büyük bir bölümünü içtimai ve siyasi hükümler teşkil etmektedir.

Allah yolunda cihad, İslam ve müslümanları savunmak, küfürle savaş, mahrum ve mustaz'afları savunmak, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak… tek kelimeyle dinin ikamesi müslümanların kesin ve zaruri görevlerindendir.

Ama bazı kimseler birkaç hadise bakarak bu önemli görevini terkedebilir ve bir takım dini merasimler ile kendini avutabilir. Bu yüzden mezkur hadisleri tümüyle incelemeye çalışacağız. Bu hadisler genel olarak beş kısma ayrılmaktadır.[398]

1.KlSlM


Bazı hadislerde şiilere zımnen şöyle tavsiye edilmektedir: Kıyam eden ve sizleri silahlı kıyama davet eden kimselerin davetini dikkatle düşünüp taşınmadan kabul etmeyin, kıyam edeni ve hedefini araştırın,

eğer rehberlik şartlarına sahib olmaz veya batıl bir hedefi takib ediyorsa Peygamber hanedanından bile olsa davetine icabet etmeyin. Örneğin şu hadis: Yani: İys b. Kasım şöyle diyor: "Hz. Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğunu duydum. "Bir ve eşi olmayan Allah'tan sakınınız. Nefsinizi kontrol ediniz.

Allah'a andolsun bir adamın hayvanları olsa ve bir çoban tutsa ama bir müddet sonra bu çobandan daha iyi ve becerikli birini bulsa o önceki çobanı terkeder ve bu yeni çobanı tutar.

Allah'a andolsun ki eğer iki canınız olsaydı birinci canınızla savaşır, tecrübe edinir ve diğer canınız baki kalıp eski tecrübelerden istifade etseydi (hiç bir sakıncası olmaz) öyle yapardınız. Ama hakikat öyle değildir. Herkesin bir canı vardır. Yok olan artık dönemez. O halde iyi düşününüz ve en iyi yolu seçiniz.

O halde bizden olan biri gelir ve sizi kıyama davet ederse dikkatle düşününüz, hangi maksatla kıyam ettiğine bakınız. Sırf başkaldırmış olmasına kanarak. "Zeyd b. Ali de kıyam etmişti" demeyiniz. Zira Zeyd alim ve doğru bir insandı.

O sizi kendi nefsine çağırmıyor, Ehl-i Beyt'in rızasına davet ediyordu. Eğer galip gelseydi mutlaka vaadettiği şeylerle amel ederdi. Zeyd sultana karşı kıyam etti ve onu yıkmak istedi.

Ama bugün bizim adımıza kıyam eden bu şahıs sizi neye davet ediyor? Acaba sizi Ehl-i Beyt'in rızasına mı davet ediyor? Ben sizleri de şahid tutuyorum ki ben bu şahsın kıyamından razı değilim.

O yanında hiç kimse yokken bugün bizlere isyan ediyor. Yarın kudrete erişirse bizi hiç dinlemez. Siz sadece bütün Fatıma evlatlarının kabul edip birleştiği kimseyi kabul ediniz.


Allah'a andolsun sizin rehber ve imamınız da onların kabul edip birleştiği kimsedir. Receb ayı gelince Allah'ın yardımına koşunuz. Eğer isterseniz Şaban'a erteleyiniz.

Bunun hiçbir zararı yoktur. Eğer isterseniz oruç tutarken de ailenizin arasında olunuz. Belki bu sizler için daha iyidir. Alamet ve nişane istiyorsanız Süfyani'nin kıyamı sizler için yeterlidir."

Hadis sahihtir ve ravileri de güvenilir kimselerdir.[399]

 

BU HADİSİN MANASI ÜZERİNE BİR İNCELEME


İmam Sadık (a.s) bu hadiste şöyle demektedir: Kendinize dikkat ediniz, boş yere kendinizi tehlikeye atmayınız. Her kıyam edip sizleri yardıma çağırana icabet etmeyiniz.

Eğer imamlık iddiasında bulunursa ve toplumda ondan daha alim ve layık birisi olursa onun davetini kabul etmeyin. (Masum imamlar zamanında durum böyleydi). Kıyamı gerçekleştiren kimseyi inceleyiniz, hedefine bakınız.

Eğer doğru birisi değilse veya hedefi hak değilse davetine icabet etmeyiniz. Bu şahsın kıyamını (muhtemelen Muhammed b. Abdullah b. Hasan'ın kıyamını) Zeyd b. Ali'nin kıyamıyla kıyaslayıp, "Zeyd de kıyam etti,

o halde bunun kıyamı da sahihtir" demeyiniz. Zira Zeyd ne imamlık iddiasında bulundu ve ne de halkı kendine davet ediyordu. Hz. Zeyd (a.s) batıl hükümeti devirmek istiyordu. Hükümeti ehline vermek niyetindeydi.

Eğer galip gelseydi sözünde duracaktı. Ama şimdi kıyam eden kimse böyle değildir. Bu şahıs, va'dedilmiş Mehdi ünvanıyla kıyam eden Muhammed b. Abdullah b. Hasan idi.

Ebul Ferec-i İsfahani şöyle diyor: Muhammed'in ailesi onu Mehdi olarak biliyor ve rivayetlerdeki va'dedilmiş Mehdi olduğunu sanıyordu.[400] Diğer bir yerde de şöyle yazar:

Herkes Muhammed b. Abdullah'ın Mehdi olduğuna inanıyordu. Bu konu o kadar meşhur idi ki Haşimoğulları ile Ebu Talib ve Abbasoğullarından bir grup ona biat ettiler.[401] Muhammed de halka şöyle diyordu: "Siz beni Mehdi biliyorsunuz, gerçek te budur zaten."[402]

Sözün kısası Muhammed b. Abdullah b. Hasan, Hz. İmam Sadık (a.s) zamanında va'dedilmiş Mehdi adıyla kıyam etmiş ve halkı kendine davet etmiştir.

İmam Sadık (a.s) İys b. Kasım ve diğer şiilere şöyle demiştir: Kendinizi kontrol ediniz ve kendinizi tehlikeye atmayınız, bu şahsın kıyamını Zeyd'in kıyamı ile mukayese etmeyiniz! Zira Zeyd imamet iddiasında bulunmuyordu. Halkı Ehl-i Beyt'e davet ediyordu!"

Buradan da anlaşılmaktadır ki İmam Sadık (a.s) insanları mutlak kıyamdan alıkoymamaktadır. Aksine kıyamın iki çeşit olduğunu ifade etmektedir: Birinci kıyam çeşidi Muhammed b. Abdullah b. Hasan ve benzeri kimselerin kıyamıdır ki batıl bir kıyamdır ve müslümanlar böyle kimselerin davetini kabul etmemeli, nefislerini tehlikeye atmamalıdırlar.

İkinci kıyam çeşidi ise akıl ve şeriat ölçülerine uyan sahih kıyamlardır, (Zeyd b. Ali'nin kıyamı gibi) hem hedefi doğru ve hem de rehberlik şartlarına sahib biriydi. İmam Sadık (a.s) böyle kıyamları yasaklamadığı gibi teyid de etmektedir.

Dolayısıyla bu hadisden de anlaşılmaktadır ki Zeyd b. Ali'nin (a.s) kıyamına benzer kıyamlar imamlar (a.s) tarafından kabul görmüş olan kıyamlardır. Hz. Zeyd'in değerli şahsiyetini ve kıyamının hedeflerini incelemek için de uzun bir bahse gerek vardır ki bu kısa sürece sığdırmak kabil değildir. Yine de kısaca şöyle diyebiliriz:

1- Kıyamın rehberi Hz. Zeyd (a.s) takvalı, alim, sadık ve rehberlik liyakatine sahib biriydi. Nitekim İmam Sadık (a.s) onun hakkında şöyle buyurmuştur: "Amcam Zeyd hem dünyamıza ve hem ahiretimize faydalıydı. Allah'a andolsun ki rabbi yolunda şehid oldu. O da Resulullah, Ali b. Ebi Talib, Hasan ve Hüseyin (a.s) ile birlikte şehid olanlar gibidir."[403]

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Kufe'de celal ve azamet sahibi olan Zeyd adında birisi kıyam edecektir. Kendisine uyanlar dışında ne öncekilerde ve ne de sonrakilerde bir benzeri yoktur. Zeyd ve ashabı kıyamette bir takım tomarlarla zahir olacaktır.

Melekler onları karşılayarak şöyle diyecekler: Bunlar baki kalanların ve hakka davet edenlerin en iyileridir. Resulullah da onları karşılayacak ve şöyle buyuracaktır: Evladım, siz kendi görevinizle amel ettiniz! Şimdi sualsiz hesapsız girin cennete!"[404]

Hz. Resulullah (s.a.a) İmam Hüseyin'e şöyle buyurdular: "Senin neslinden Zeyd adında birisi çıkacaktır. O ve ashabı kıyamet gününde güzel ve beyaz yüzlerle mahşur olacak ve cennete gireceklerdir."[405]

2- Hz. Zeyd'in kıyam hususunda sahih ve doğru bir hedefi vardı. İmamlık iddiasında bulunmadı. O tağutların rejimini yıkmak ve hakkı, haksahibine yani masum imama vermek istiyordu. Eğer zafere ulaşsaydı sözünde duracaktı. Nitekim İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah amcam Zeyd'e rahmet etsin, eğer galib gelseydi sözünde duracaktı. O halkı Al-i Muhammed'in kabul ettiği bir şahsa davet ediyordu ve o şahıs bendim."[406]

Yahya b. Zeyd şöyle diyor: "Allah babama rahmet eylesin. Allah'a andolsun ki o büyük abidlerden biridir. Geceleri ibadet eder, gündüzleri oruç tutar, Allah yolunda cihad ederdi.

Ravi diyor ki: Yahya'ya şöyle dedim "Ey Rasulullah'ın evladı, elbette ki imam böyle olmalıdır" Yahya "Babam imam değildi" dedi, "zahid, mücahid ve büyük seyyidlerden biriydi." Ravi yine şöyle der: "Baban imamlık iddiasında bulundu ve Allah yolunda cihad için kıyam etti.

Halbuki Hz. Peygamber'den yalan yere imamlık iddiasında bulunanlar hakkında birtakım hadisler rivayet edilmiştir" deyince Yahya şöyle cevap verdi. "Ey Allah'ın kulu böyle konuşma,

babam hakkı olmadığı bir makamı iddia etmeyecek kadar akıllıydı. Babam halka şöyle diyordu: "Ben sizleri Al-i Muhammed'in ittifak ettikleri bir şahsa davet ediyorum. Babamın maksadı amcam Cafer idi. Ravi "O halde Cafer b. Muhammed imam'dır." deyince Yahya "Evet" dedi, "O Haşimoğulları'nın en alimidir."[407]

Zeyd de İmam Sadık'ın (a.s) ilim takva ve faziletini itiraf ediyor ve bir yerde şöyle diyordu, "Cihad etmek isteyenler bana doğru gelsin, ilim taleb edenler ise yeğenim Cafer'e gitsin."[408]

Zeyd'in askerleri de İmam Sadık'ın (a.s) imamet ve faziletini itiraf etmedeydi. Ammar-i Sabati şöyle diyor: "Adamın birisi Zeyd'le birlikte kıyam eden Süleyman b. Halid'e "Zeyd hakkında ne düşünüyorsun?

Zeyd mi faziletlidir, yoksa Cafer b. Muhammed mi?" diye sordu. Süleyman şöyle cevap verdi: "Allah'a andolsun ki Cafer b. Muhammed'in bir günü Zeyd'in tüm ömründen daha değerlidir." Daha sonra başını sallayarak Zeyd'in yanına gitti ve olayı kendisine anlattı.

Ammar şöyle diyor: "Ben de Zeyd'in yanına gittim ki o şöyle diyordu: "Cafer b. Muhammed, dini hükümler hususunda bizim imamımızdır."[409]

3- Zeyd'in (a.s) kıyamı hesaplanmamış, hazırlık görülmemiş duygusal bir kıyam değildi. Oldukça dakik ve hesaplı bir kıyamdı. Kıyamının sebebi, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak ve tağut hükümetiyle savaşmaktı.

Zeyd (a.s) tağut rejimini devirip hakkı hak sahibine vermek istiyordu. Bu yüzden müslümanların çoğu onun davetini kabul etti. Böylece cihada hazırlandılar.

Ebu-l Ferec-i İsfahani şöyle yazıyor: "Kufe halkından 15 bin kişi Zeyd'e biat etti. Ayrıca Medain, Basra, Vasit, Musul, Horasan ve Gorgan halkından çoğu onun davetini kabul ettiler."[410]

Zeyd'in kıyamı o kadar gerekli ve yerinde bir kıyamdı ki Ehl-i Sünnet alimlerinin çoğu onun davetini kabul ederek yardımına koştular. Ebu Hanife de onu destekledi.

Fazl b. Zübeyr şöyle diyor: "Ebu Hanife bana "alimlerden kaç kişi Zeyd'in davetini kabul etti" diye sordu. Ben "Selime b. Kuheyl, Yezid b. Ebi Ziyad, Harun b. Saad, Haşim b. Bureyd, Ebu Haşim-i Süryani,

Haccac b. Dinar ve birkaç kişi daha "diye cevap verdim. Ebu Hanife bana bir miktar para vererek. "Bu paraları Zeyd'e ver" dedi, "ve bununla mücahidlere silah almasını söyle". Ben de paraları alarak Zeyd'e verdim."[411]

Diğer bir önemli nokta da şudur; Zeyd kıyam konusunu daha önce İmam Sadık (a.s) ile görüşmüş ve İmam kendisine şöyle demişti: "Amcacığım eğer öldürülmene ve bedeninin Kufe çöplüğünde darağacına asılmasına razıysan istediğin gibi hareket et."[412]

Zeyd buna rağmen kıyam etmekte kararlıydı. Şehadete ereceğini bildiği halde önemli görevinden vazgeçmeyerek sonuna kadar sürdürdü ve Allah yolunda cihad ederek şehadete ulaştı.

İmam Rıza (a.s) onun hakkında şöyle buyurdu: "Zeyd b. Ali Al-i Muhammed'in alimlerinden biriydi. Allah için gazaplandı, düşmanlara karşı cihad etti ve şehadete ulaştı."[413]

İmam Cafer (a.s) ise o'nun hakkında şöyle buyurdu: "Allah amcam Zeyd'e rahmet etsin. O halkı Al-i Muhammed'in ittifak ettikleri birine davet ediyordu. Eğer zafere ulaşsaydı sözünde duracaktı."[414]

Şimdi yine asıl konumuza dönelim. Gördüğünüz gibi, İys b. Kasım'ın naklettiği rivayeti İslami hareketlere muhalif rivayetlerden sayamayız. Aksine bu rivayet gerçek İslami hareketleri teyid etmektedir.

Hatta bu hadislerle diğer hadisleri de tevcih ve tefsir etmek mümkündür ki bu rivayetler önderi gerekli şartlara sahip olmayan veya hazır olunmadan yapılan kıyamlara muhalefet etmektedir. Ama gerçek İslami kıyamlar, örneğin Zeyd b. Ali'nin kıyamı gibi reddedilmeyerek,

imamlarca da teyid edilmiştir. Buradan da anlaşılıyor ki Vesail kitabının bu babında yeralan 11. hadis de her türlü kıyama karşı çıkan bir hadis değildir.

Hadisin Arapça Metni şöyledir: Yani İmam Rıza (a.s) Me'mun'a: "Kardeşim Zeyd'i Zeyd b. Ali b. Hüseyin ile kıyas etme, Zeyd b. Ali, Âl-i Muhammed'in alimlerinden idi ki Allah için gazaplandı ve Allah'ın düşmanlarıyla savaştı.

Sonunda da şehadete ulaştı. Babam Musa b. Cafer (a.s) şöyle buyurdu: "Babam Cafer b. Muhammed'in (a.s) şöyle buyurduğunu işittim: Allah amcam Zeyd'e rahmet etsin, o halkı Âl-i Muhammed'in ittifak ettiği birine davet ediyordu.

Eğer zafere ulaşsaydı sözünde duracaktı." Zeyd, kıyamı ile ilgili olarak benimle meşveret etti. Ben de ona: "Eğer öldürülmene ve bedeninin Kufe çöplüğünde darağacına asılmasına razıysan doğru bildiğin şekilde hareket et." Daha sonra İmam Rıza (a.s) şöyle devam etti:

Zeyd b. Ali, hakkı olmayan bir şeyi iddia etmiyordu. O, hakkı olmayan bir şeyi iddia etmekten beri ve münezzeh biriydi. Halka, "sizleri Al-i Muhammed'in ittifak ettiği kimseye davet ediyorum." diye buyururdu.

Mezkur hadis, sened açısından sahih değildir. Ravileri rical ilminde belirsiz kimseler olarak tanıtılmıştır. Ama mana açısından kıyama muhalif hadislerden sayılamaz. Çünkü bu hadiste Zeyd b. Ali'nin (a.s) kıyamı gibi kıyamlar teyid edilmiştir.

Sadece Zeyd b. Musa eleştirilmiştir. Zeyd b. Musa Basra'da kıyam etti insanları kendine davet etti, evlerini ateşe verdi, mallarını zorla aldı ve sonunda da ordusu yenilerek kendisi yakalandı.

Me'mun onu affetti ve İmam Rıza'nın (a.s) yanına gönderdi. İmam Rıza (a.s) onu serbest bırakmalarını emretti. Ama onunla asla konuşmayacağına da yemin etti.[415]

Görüldüğü gibi bu hadiste Zeyd b. Musa'nın kıyamı eleştirilmiştir. Ama bu her kıyamın men edildiği anlamına gelmez, aksine Zeyd b. Ali'nin (a.s) kıyamı gibi kıyamlar ise teyid edilmiştir.


2.KlSlM HADİSLER


Bu hadisler Mehdi'nin (a.s) kıyamından önceki kıyamların sonunda bozguna uğrayıp yenileceğini beyan eden hadislerdir.

1. Hadis: İmam Seccad (a.s) şöyle buyurdu: "Allah'a andolsun ki Kâim'in kıyamından önce bizden kimse kıyam etmez. Daha önce kıyam edenin örneği, yuvasından dışarı çıkan ama uçamadan önce çocuklar tarafından tutulup oynatılan bir kuş yavrusu örneğine benzer."[416]

 

HADİSİN SENEDİ:


Mezkur hadis muhaddislerin tabiriyle merfu hadistir. Bazı ravileri gösterilmediğinden kim veya kimler olduğu bilinmemektedir, bundan dolayı hadis muteber değildir.

2. Hadis: İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor: Kâim'imizin kıyamı Hz. Resulullah'ın (s.a.a) kıyamı gibidir. Biz Ehl-i Beyt'ten Kâim'in kıyamından önce kıyam edenin örneği ise yuvasından dışarı çıkan ama uçamadan önce çocuklarca (yakalanıp) oynanılan kuş yavrusu örneği gibidir."[417]

3. Hadis: İmam Bâkır (a.s) şöyle buyurdu: "Biz Ehl-i Beyt'ten zulmü ortadan kaldırmak ve hakka davet etmek için kıyam eden herkes Bedir'de hazır bulunan mücahidlere yardıma koşan,

defnedilecek hiç bir ölüsü ve tedavi edilecek hiç bir yaralısı olmayan topluluk kıyam etmedikçe, belaya düçar olacak, yenilecektir." Ben "Ebu Cafer'in (a.s) kasdettiği topluluk kimlerdir? diye sordum "Melekler" buyurdu."[418]

4- Hadis: Eb'ul-Carud şöyle diyor: İmam Sadık'tan (a.s) bana tavsiyede bulunmasını istedim. Hazret şöyle buyurdu: "Sana takvalı olmanı, evine bağlı kalmanı, insanların eziyetine sabretmeni ve bizden kıyam edenlerden sakınmanı tavsiye ediyorum." Zira onlar batıl üzeredirler.

Hiç bir hedefleri yoktur. Bedir'de Resulullah (s.a.a) ile birlikte hazır bulunan, defnedilecek hiç bir ölüsü, kaldırılacak bir düşeni ve tedavi edilecek bir yaralısı olmayan topluluk kıyam etmedikçe bir zulmü ortadan kaldıracak ve İslam'ı aziz kılacak hiç bir topluluk kıyam etmeyecektir." Ben "Bu topluluk kimdir?" diye sordum. "Melekler" diye buyurdu.[419]

 

HADİSİN SENEDİ:


Bu üç hadis de sened açısından muteber diğildir. Zira ravisi Eb'ul Carud, Zeydiye mezhebinden olup, Carudiye fırkasının kurucusudur. Rical kitaplarında "zayıf" olarak tavsif edilmiştir.


HADİSLERİN MANASlNlN İNCELENMESİ


İmam (a.s) bu hadislerde ısrarla niçin kıyam etmediğini soran bazı şiilere cevab olarak imamlardan kıyam edenin öldürüleceğini, zafere ulaşamayacağını ve bunun da İslam'ın yararına olmadığını ifade etmiştir.

Ehl-i Beyt imamlarından kıyam edip zafere ulaşacak olan sadece Hz. Mehdi'dir (a.s). İlahi melekler de ona yardım etmek için nazil olacaktır. O halde bu hadisler de imamların kıyam etmemesinin nedenini beyan etmekte, başka kıyamlarla hiç bir ilgisi bulunmamaktadır.

İmam'ın "Bizden" kelimesinden maksadı "Seyyid aleviler" ise ve İmam, alevilerden kıyam edenlerin sonunda yenileceğini beyan ediyorsa yine bu da kıyamın yasaklandığına delil olamaz.

Eğer böyle olduğu farzedilse bile bu hadisler bir gerçeği haber vermektedir ki o da Hz. Mehdi'nin (a.s) zuhurundan önce yapılan kıyamlar tam bir zafer elde edemeyecek ve rehberleri öldürülecektir.

Ama bu hadisler Allah yolunda cihad, İslam ve müslümanları savunmak, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak ve zulümle savaşmak gibi kesin ve şer'i görevleri müslümanların üzerinden kaldırmamaktadır. Öldürülmekten haberdar olmakla görevini yapmak farklı şeylerdir.

İmam Hüseyin de (a.s) öldürüleceğini bildiği halde İslam'ı savunmak için tağuti düzenin aleyhine kıyam ederek görevini yerine getirdi ve sonunda şehid oldu.

Nitekim Zeyd b. Ali de (a.s) şehadete ulaşacağını İmam Cafer Sadık'tan (a.s) duyduğu halde yine de şeri göreviyle amel etti ve sonunda şehadete erdi.

Allah yolunda cihad, İslam'ı savunmak, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, mahrum ve mustaz'afları savunmak da (bu yolda kayıp bile verseler) tüm müslümalara farzdır. Çünkü öldürülmek, yenilmek demek değildir.

Aslında bugün İslam dünyada yayılmış ve bâki kalmışsa İmam Hüseyin (a.s), dostları Zeyd b. Ali, Yahya b. Zeyd, Fahh şehidi Hüseyin vb. İslam tarihindeki şehitlerin fedakarlıkları sayesindedir.

O halde mezkur hadisler müslümanlardan cihad, savunma, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak gibi şer'i hükümleri kaldırmıyor.

3. KlSlM HADİSLER


Bazı hadisler de Mehdi'nin (a.s) kıyamına özgü alametlerin zuhurundan önce her türlü kıyam ve hareketleri menetmektedir.

1. Hadis: Hz. Sadık (a.s) Sudeyr'e şöyle buyurdu. "Ey Sudeyr, evine bağlı kal, evinden çıkmayanlardan ol. Gece ve gündüz sakin durdukça sen de sakin dur. Süfyani'nin kıyam ettiğini duyunca yaya da olsa bize doğru gel."[420]

HADİSİN SENEDİ:


Mezkur hadis senet açısından muteber değildir. Zira senette adı geçen Osman b. Said Vakıfi mezhebinden olan birisidir. Musa b. Cafer (a.s) zamanında hazretin vekili idi.

Ama imamın vefatından sonra Vakıfi mezhebini seçti ve İmam Rıza'ya (a.s) mallarını göndermedi. Bu yüzden İmam Rıza (a.s) kendisine hiddetlenmişti. Gerçi mallarını kendisine iade etti. Keza Sudeyr b. Hekim-i Sayrefi'nin güvenilirliği hususunda da şüphe edilmektedir.

2. Hadis: İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kâim'in kıyamından önce beş alamet zuhur edecektir: Sayha (semavi ses), Süfyani'nin kıyamı, yer çökmesi, Nefs-i Zekiyye'nin öldürülmesi ve Yemani'nin kıyamı.

Ravi: "Ey Resulullah'ın evladı, siz Ehl-i Beyt'ten olan birisi bu alametlerin zuhurundan önce kıyam ederse biz de onunla kıyam edelim mi" diye sorunca? İmam "Hayır." diye cevab verdi.[421]

HADİSİN SENEDİ:


Bu hadis de güvenilir bir hadis değildir. Zira Ömer b. Hanzala'nın güvenilir biri olduğu ispat edilmemiştir.

3. Hadis: Cabir İmam Bâkır'ın (a.s) şöyle buyurduğunu naklediyor: "Sana diyeceğim alametler zuhur etmedikçe yerinden kıpırdama. Gerçi senin bu alametleri derkedeceğini sanmıyorum. Falan oğullarının (Belki de Abbasoğulları'nın) ihtilafı, gökten seslenen bir münadi ve Dimeşk tarafından gelen bir ses."[422]

HADİSİN SENEDİ:


Mezkur hadis de pek güvenilir bir hadis değildir. Zira Ömer b. Ebi'l Mikdam meçhul birisidir. Şeyh-ut Taife iki yoldan Fazl b. Şazan'dan hadisler rivayet etmektedir ki her iki yol da zayıf sayılmıştır.

4. Hadis: Hüseyin b. Halid diyor ki: "İmam Rıza'ya (a.s) "Abdullah b. Bekir bir hadis nakletmektedir ki sizlere takdim etmek istiyorum." dedim. Hazret "Hangi hadis?" diye sordu.

Ben dedim ki: İbn-i Bekir, Ubeyd b. Zürare'den naklen şöyle diyor: Ben İbrahim b. Abdullah b. Hasan kıyam edince İmam Sadık'ın (a.s) yanındaydım. Ashaptan birisi İmam'ın huzuruna vararak şöyle dedi: Sana feda olayım, Muhammed b. Abdullah b. Hasan kıyam etti.

Onunla birlikte kıyam hakkında ne diyorsunuz?" İmam (a.s) şöyle buyurdular: "Yer ve gökler sakin durdukça siz de sakin durun. O halde ne bir kâim ve ne de bir kıyam vardır.

" İmam Rıza (a.s) da şöyle buyurdu: "İmam Sadık (a.s) doğru buyurmuştur. Ama gerçek İbn-i Bekir'in anladığı gibi değildir. İmam (a.s), gökten ses gelmediği ve yeryüzü orduyu yutmadığı müddetçe siz de hareket etmeyin" demek istiyordu."[423]

HADİSİN SENEDİ:


Mezkur hadis de senet açısından güçlü değildir. Senette adı geçen Ahmed b. Muhammed-i Alevi rical kitaplarında meçhul birisi olarak anılmaktadır. Keza Hüseyin b. Halid adında da iki kişi vardır. Birisi Eb'ul A'la ve diğeri Seyrafi. Bunların her ikisi de güvenilir sayılmamıştır.

5. Hadis: İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: "Dilinize hakim olun ve evlerinizden ayrılmayın. Zira size halka ulaşmayan bir şey ulaşmaz ve Zeydiye sizlere daima bela siperi olacaktır."[424]

HADİSİN SENEDİ:


Mezkur hadis de senet açısından güvenilir bir hadis değildir. Senette adı geçen Ali b. Esbat bu hadisi kim olduğu belli olmayan bir takım kişilerden nakletmektedir. Ayrıca senette yer alan Cafer b. Muhammed b. Malik de bazı rical alimleri tarafından zayıf sayılmıştır.

6. Hadis: İmam Bâkır (a.s) şöyle buyurdu: "Gökler sakin durdukça siz de sakin durun ve hiç kimsenin aleyhine kıyam etmeyin. Sizin işiniz gizli değildir. Allah'ın ayetlerinden biridir ve insanların elinde olan bir şey değildir."[425]

HADİSİN SENEDİ:


Mezkur hadis de senet açısından muteber değildir. Senette yer alan Minhal b. Cemil rical kitaplarında "rivayeti zayıf" kimse olarak tanınmaktadır.


HADİSLERİN MANASlNlN ETÜDÜ


Hadislerin manasını etüd etmeden önce şu noktayı hatırlatmak gerekir ki şiiler daima Hz. Mehdi'nin (a.s) kıyamını bekliyorlardı. Zira şiiler Hz. peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamlarından yeryüzünün zulümle dolduğu bir zamanda Hz. Mehdi'nin (a.s) kıyam edeceğini ve yeryüzünü adaletle dolduracağını da duymuşlardı. Bu imamın galip geleceğini ve ilahi yardımlar gördüğünü işitmişlerdi.

Bu yüzden sadr-ı islam'daki o buhranlı durumda Hz. Mehdi'nin (a.s) kıyamı şiiler arasında sürekli sözkonusu edilen konulardandı. Mutahhar imamlara "Her tarafı zulüm kaplamış niçin kıyam etmiyorsunuz?

" Bazen de "Al-i Muhammed'in Kâim'i ne zaman kıyam edecek?" diyor Kâim'in kıyamının alametlerini de soruyorlardı. Bu esnada bazı alevi seyyidler durumdan istifade ederek, Mehdi adıyla kıyam ediyor ve tağuti hükümetleri devirmek için cihad ediyor ama çok geçmeden yeniliyorlardı.

Bu hadisler böylesi bir ortamda ifade edilmiştir. O halde imam bir veya birkaç sahabisine, "oturun Süfyani'nin kıyamını veya gökten bir sesi veya başka bir alametin zuhurunu bekleyin.

" demişse bu şu manadadır ki "Şu anda kıyam eden kimse, rivayetlerde vadedilmiş Mehdi değildir. Benim de kıyam etmemi beklemeyin, zira ben vadedilmiş Mehdi değilim. Sabredin, ta ki Âl-i Muhammed'in Kâim'i kıyam etsin. Onun kıyamının özel bir takım alametleri vardır.


Mehdi adıyla kıyam eden ve sizi yardıma çağıran herkese dikkat edin. Eğer özel alametleri haiz ise davetini kabullenin, yoksa ona aldanmayın ve davetini kabul etmeyin. Bilin ki o vadedilmiş Mehdi değildir.

" Mezkur hadisler hakikatte cihad, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, islam ve müslümanları savunmak zulümle savaşmak, mahrum ve mustaz'afları desteklemek gibi farz olan görevleri ortadan kaldırmamaktadır.

Her türlü zulüm, fuhuş, kötülük, küfür ve hatta islam'ı tehdid eden komplolar karşısında Hz. Mehdi (a.s) kıyam edip yeryüzünü adaletle dolduruncaya kadar sessiz durmamızı da istememektedir. Böyle batıl bir şeyi Ehl-i Beyt İmanlarına (a.s) isnad etmek doğru değildir.

Her halukârda susmak caiz ise niçin Hz. Ali (a.s) düşmanlarla savaştı? Niçin imam Hüseyin (a.s) zalim Yezid rejiminin aleyhine kıyam etti? Niçin masum imamlar Zeyd b. Ali'nin (a.s) kanlı kıyamını desteklediler? O halde mezkur hadisler de mutlak kıyama muhalif olan hadislerden değildir.

4. KlSlM HADİSLER


Bu hadislerde şiilere kıyam ve harekette acele etmemelerini tavsiye etmektedir.

1. Hadis: İmam Bakır (a.s) şöyle buyurdu: "Toz-toprak, onu etrafa saçan kimsenin üzerine konar. Acele edenler helak olur. Onlar (devletler) sadece kendilerine karşı çıkanları kasdederler….

Ey Ebu Mirhef acaba kendilerini Allah yoluna adayanlara, Allah'ın bir kurtuluş yolu göstermeyeceğini mi sanıyorsun. Hayır, Allah'a andolsun ki Allah onlara bir kurtuluş yolu gösterecektir."[426]

HADİSİN SENEDİ:


Mezkur hadis senet açısından güçlü bir hadis değildir, zira Muhammed b. Ali Kufi (Muhammed b. Ali b. İbrahim) rical kitaplarında zayıf birisi olarak tanıtılmıştır. Ebu-l Mirhef ise meçhul birisidir.

HADİSİN MANASlNlN ETÜDÜ:


Mezkur hadisten de anlaşıldığı gibi bir grup zamanın halifesine karşı kıyam etmiş ve yenilmişlerdi. Bu yüzden ravi şiilerin de takib altına alınacağından korkmaktadır.

Bunu sezinleyen İmam da ona teselli vermekte ve "korkma sadece kıyam edenler takib edilir. Sizlere bir zarar gelmez. Siz sabredin ta ki kıyam vakti gelsin ve sizler için bir kurtuluş yolu gözüksün." demektedir. O halde bu rivayet de kıyama muhalif diğildir.

2. Hadis: İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Kendini Allah yoluna adayan kimseyi Allah mutlaka cennete sokar."[427]
HADİSİN SENEDİ:

Bu hadis de senet açısından zayıftır. Ravileri güvenilir kimseler değildir.

HADİSİN MANASlNlN ETÜDÜ:

 

İmam Sadık (a.s) bu hadisinde sabır ve dirençli olmayı tavsiye ediyor. Bu yüzden de sessiz kalmak ve kıyamdan çekinmek gerektiğinin delili olamaz. Hatta daha çok kıyamlı niteliğindedir.

3. Hadis: Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır: "Yeryüzünde direnin ve sabredin, söylentilere uyup ellerinizi oynatmayın, kılıçlarınızı sıyırmayın. Allah'ın tez olmasını dilemediği hususlarda acele etmeyin.

Çünkü Rabbinin, Rasulünün ve O'nun Ehl-i Beyt'inin hakkını tanımak suretiyle içinizden yatağında ölen de şehittir, ecri de Allah'a aittir. Temiz amelinin sevabına ulaşacağı da kesindir. Niyeti, kılıcını sıyırıp cihad etmiş derecesine yükseltir onu, çünkü her şeyin bir zamanı, bir müddeti vardır."[428]

HADİSİN SENEDİ:


Aynı hadis Nehc-ül Belağa'da da yer almıştır ve muteberdir.

4. Hadis: Fazl şöyle diyor: İmam Sadık'ın (a.s) huzurunda olduğum bir sırada Ebu Müslim'in mektubu geldi. İmam mektubu getirene "Mektubunun cevabı yoktur. Hemen yanımdan uzaklaş.

" diye buyurdu. Ravi "Sana feda olayım o halde bizimle sizin aranızda olan alamet nedir?" diye sordu. İmam "Süfyani kıyam edinceye kadar hareket etmeyin, o zaman bize doğru koşun" buyurdu ve bu sözünü üç defa tekrarladı. O halde Süfyani'nin kıyamı kesindir."[429]

HADİSİN SENEDİ:


Bu hadis de senet açısından muteberdir.

5. Hadis: Resulullah (s.a.a) Ali'ye (a.s) şöyle buyurdu: "Ey Ali büyük kayaları yerinden sökmek, süresi dolmamış bir devleti devirmekten daha kolaydır."[430]

HADİSİN SENEDİ:


Mezkur hadis sened açısından güçlü değildir. Zira Hammad b. Amr meçhul bir insandır. Enes b. Muhammed de müphem bir insandır. Babası Muhammed de rical kitaplarında müphem olarak tavsif edilmiştir.

6. Hadis: Mualla şöyle diyor: "Abdusselam, Sudeyr ve bir kaç kişinin mektubunu İmam Sadık'a (a.s) götürdüm. O zamanlar "siyah giysililer" zuhur etmemiş ve Abbasoğulları ortaya çıkmamış idi.

Mektupların içeriği şuydu: "Biz devlet ve önderlik görevini size vermeyi kararlaştırdık. Sizin görüşünüz nedir?" İmam (a.s) mektupları yere atarak şöyle buyurdu: "Heyhat! Heyhat!..

Ben onların imamı değildim ki! (bana danışarak kıyam etmiş değiller, bu hareketin lideri ben değilim) va'dedilmiş Mehdi'nin Süfyani'yi öldüreceğini bunlar bilmiyorlar mı?"[431]


HADİSİN SENEDİ:


Geçen hadis de sened açısından muteber değildir. Çünkü Sabah b. Seyyabe meçhul birisidir.

HADİSLERİN MANASlNlN ETÜDÜ:


Bu hadislerin manasını etüd etmeden önce şu noktalara dikkat etmek gerekir:

1- Şiiler, Ehl-i Beyt İmanları zamanında daima Hz. Mehdi'nin (a.s) zuhurunu bekliyorlardı. Zira onun kıyam edeceğini Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamlarından (a.s) duymuşlardı.

2- Şiiler, o zamanlar oldukça zor şartlarda yaşıyor, zalim halifelerce takibe alınmışlardı. Zindanlara atılıyor, sürgünlere gönderiliyor veya öldürülüyorlardı.

3- Arada bir alevi seyyitlerden birisi zalim hükümetler karşısında kıyam ediyor ve zulüm altında inleyen halk da onları va'dedilmiş Mehdi sanıp yardımına koşuyorlardı. Ama bir müddet sonra yeniliyor ve öldürülüyorlardı.

4- Zamanın halifelerinin kıyam ve Kâim konusuna karşı özel bir alerjileri vardı. Daima korku ve dehşet içinde yaşıyorlardı. Alevi seyyitleri özellikle de ileri gelenlerini sıkı bir kontrol altında bulunduruyorlardı.

Mezkur hadisler bu şartlarda ifade edilmiştir. Her türlü belaya müptela olan şiiler de ısrarla imamlardan kıyam etmelerini yada Mehdi adıyla kıyam eden alevi seyyitlerin yardımına koşmak için izin istiyorlardı.

İmamlar ise henüz Mehdi'nin kıyamının vakti olmadığını ve acele etmemlerini tavsiye ediyorlardı. Kıyam edenler hep va'dedilmiş Mehdi adıyla kıyam ediyorlardı. Halbuki Mehdi'nin kıyamının henüz gerçekleşmemiş bir takım alametleri vardı. Üstelik onlar imamları (a.s) iktidara getirmek için kıyam etmemişlerdi. Dolayısıyla da yenilgiye mahkum idiler.

Ayrıca zalim iktidarları devirmek için gerekli şartlar da mevcut değildi. Bu sebeble, iktidarları devirmek oldukça zor idi. İmamlar da bu yüzden kurtuluş hasıl oluncaya kadar sabretmelerini söylüyor,

"Mehdi'nin kıyamı hususunda acele etmeyin, yoksa helak olursunuz. Sizler kıyam ve ıslah niyetinde olduğunuz ve bunun için bir takım önhazırlıklar gördüğünüzde sevabına nail olacaksınız." diyorlardı.

Velhasıl bu hadisler acele etmeyi ve olgunlaşmamış, ham bir hareket başlatmayı yasaklamaktadır. Ama dinsizlik, küfür, istikbar ve zulümle mücadele için büyük bir kıyam ve hareketin önhazırlıklarını görmekten menetmemektedir.

Hadisler cihad, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, mahrum ve mustaz'afları savunmak gibi farzların Mehdi'nin (a.s) gaybetinde geçersiz olduğunu ifade etmemektedir. Aksine, Mehdi'nin (a.s) acil zuhuru için dua etmeli, fesat ve zulüm karşısında susmamalıdır. O halde bu hadisler de mutlak kıyam ve harekete muhalif olan hadislerden değildir.


5.KlSlM HADİSLER


Bazı rivayetler Mehdi'nin kıyamından önce elinde bayrakla kıyam edenlerin tağut olduğunu ifade ediyor.

1. Hadis: İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Kâim'in kıyamından önce dalgalandırılan ve İslam ahkamına dayanmayan her bayrak sahibi Allah karşısında ibadet edilen bir tağuttur."[432]

HADİSİN SENEDİ:


Bu hadis senet açısından iyi ve ravileri güvenilir kimselerdir.

2. Hadis: İmam Bakır (a.s) şöyle buyuruyor: "Mehdi'nin kıyamından önce yükseltilen her bayrağın sahibi tağuttur."[433]

HADİSİN SENEDİ:


Bu rivayet senet açısından iyi ve güvenilir değildir, senette adı geçen Hasan b. Ali b. Ebi Hamza rical kitaplarında yalancı, mel'un ve Vakıfi mezhebinden olan birisi olarak yer almıştır.

HADİSİN MANASlNlN ETÜDÜ:


"Raye" bayrak manasınadır. Bayrak yükseltmek ise hakim sınıfa karşı savaş ilan etmek demektir. Bayrak sahibi ise hakim sınıfı devirmek için kıyam eden ve insanları yardıma çağıran önder ve rehberden ibarettir.

Tagut ise ilahi hadleri çiğneyen, Allah'ın kullarını Allah'ın hakimiyeti karşısında kendi hakimiyetini kabule zorlayan ve onları kendisine teslim olmaya mecbur eden zalim kimse demektir.

Mezkur bayrak sahipleri Allah'ın hükümeti karşısına bir hükümet kurmak ve kendi isteklerini icra etmek istemektedir. Böyle bir bayrak sahibi (önder) tağut olarak tanıtılmıştır.

O halde hadisin manası şudur ki Kâim'in kıyamından önce yükseltilen bayraklar ve halkı kendine itaate çağıran rehberler tağuti bayrak ve önderlerdir. Bu tağut, Allah'ın hakimiyetine tecavüz etmekte ve halkı kendisine itaate davet etmektedir.

Yani dini olmayan kıyamlar reddedilmiştir. Ama dini savunmak ve Kur'an'ın hükümlerini hakim kılmak için yapılan kıyamlar reddedilmemiştir. Çünkü bu taktirde dine karşı kıyam edilmemiştir ve böyle bir hareketin önderi de tağut değildir.

Aksine tağutun düşmanıdır. Böyle bir önder insanları kendine itaat ve ibadet etmeye çağırmaz. Alemlerin Rabbine itaate çağırır. Böyle bir hareket de Hz. Mehdi'nin (a.s) aleyhine değil lehine yapılan bir harekettir ve O'nun inkılabının önhazırlıklarıdır.

Mehdi'nin kıyamındam önce yükseltilen her bayrak sahibinin tağut olduğunu iddia edebilir miyiz? Hz. Ali (a.s) de Muaviye'nin tağuti hükümeti karşısında kıyam etmedi mi? İmam Hasan (a.s) Muaviye'ye savaş ilan etmedi mi?

İmam Hüseyin (a.s) da İslam'ı savunmak ve Yezid'in zalim hükümetine karşı savaşmak için kıyam etmedi mi? Zeyd b. Ali b. Hüseyin (a.s) da Kur'an'ı savunmak ve zulümle savaşmak için kıyam etmedi mi?

DEĞERLENDİRME


Gördüğünüz gibi bu bölümdeki hadislerin çoğu zayıf ve muteber olmayan hadislerdir. Bu hadislere itimad edilemez. Ayrıca bu hadisler bir kaç kısımdan oluşarak şu anlamları ifade etmektedir.

1- Kıyam eden ve sizleri yardıma çağıran herkesin davetini düşünmeden kabul etmeyin. Davet edeni ve hedeflerini iyice inceleyin. Mehdi adıyla kıyam etmiş ve ilahi hedefi olmayan kimselerin davetini kabul etmeyin, henüz Hz. Mehdi'nin (a.s) kıyamının zamanı gelmemiştir.

2- İmamları kıyama davet eden şiilerin ısrarına rağmen onların kıyam etmemesi de göstermektedir ki Mehdi'nin kıyamından önce kıyam edenlerin tümü yenilecek ve öldürülecektir. Çünkü Mehdi'nin (a.s) cihanşumul kıyamının önhazırlıkları görülmüş değildir.

3- Mehdi'nin kıyamının özel alamet ve nişaneleri vardır. Dolayısıyla bu alametlerin zuhurundan önce, Mehdi adıyla kıyam edenin davetini kabul etmeyin.

4- Herhangi bir hükümeti devirmek için bir takım önhazırlıklar ve uygun şartların oluşması gerekmektedir. Bu şartlar oluşmadan kıyama kalkışanlar yenilgiye uğrayacaklardır.

5- Mehdi'nin (a.s) kıyamından önce Allah'ın hakimiyeti karşısında yükseltilen her bayrağın sahibi, Allah'ın hudutlarını çiğneyen bir tağuttur ve de davetine icabet edilmemelidir.

Görüldüğü gibi geçen hadisler sadece rehberi Mehdi'lik iddiasında bulunan, ilahi olmayan bir hedef taşıyan veya gerekli şartlar oluşmadan başlatılan kıyamları menetmektedir.

Ama eğer Mehdi'lik iddiasında bulunmaz ve Allah'ın hakimiyeti karşısında, iktidar için kıyam etmez; aksine, İslam ve Kur'an'ı savunmak, zulümle savaşmak ve ilahi adalet hükümetini kurup semavi kanunları tümüyle icra etmek için kıyam eder ve gerekli şartları da gözönünde bulundurulursa böyle bir kıyam menedilmemiştir.

Böyle bir hareketin bayrağı da elbet ki tağutun bayrağı değil, tağuta karşı yükseltilen bir bayraktır. Bu, Allah karşısında bir hükümet kurmak değil, aksine, Allah'ın hakimiyeti ve Hz. Mehdi'nin (a.s) cihanşumul hükümeti yolunda kurulan bir hükümettir. O halde mezkur hadisler kıyama muhalif hadisler değildir.

SONUÇ VE.


Konumuz uzadığından ilkönce iki bölümün özetine kısaca bir değinelim ve daha sonra sonucu değerlendirmeye çalışalım. İlk bölümde şu konular ispat edildi:

1- İslam'ın büyük bir bölümünü siyasi ve içtimai hükümler teşkil etmektedir. Örneğin cihad, savunma, zulümle savaş; adalet, cezai, hukuki ve medeni kanunlar, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, müslümanların birbirleriyle ve kafirlerle olan ilişkileri vb…

2- İslam'ın kanun ve hükümleri uygulanmak için gelmiştir, sırf okumak, tartışmak ve yazmak için değil.

3- İslam kanunlarının tam icrası geniş boyutlu bir devletin varlığını gerektirmektedir. Müslümanlar arasında daima semavi kanunların icra görevini uhdesine alan fertler bulunmalı ve bu vesileyle müslümanları idare etmelidirler. O halde "devlet" müessesesi İslam'ın aslında vardır ve bu devlet olmadıkça İslam tam olarak uygulanamaz.

4- Hz. Resulullah (s.a.a) müslümanların işlerinin idaresinin ve İslam kanunlarını icra etmenin de sorumluluğunu bilfiil kendi uhdesinde bulunduruyordu.

5- İslam'ın içtimai, ve siyasi kanunlarının tümüyle uygulanmasının farz olması sadece Hz. Resulullah'ın (s.a.a) hayatına özgü bir şey değildir, kıyamete kadar devam etmelidir.

6- Peygamber veya imam hayatta olduğunda müslümanlar ilahi devletin tesisi ve peygamber veya imamın kudretini hakim kılmak için çalışmalı ve peygamberlerin emirlerine itaat etmelidirler.

Eğer aralarında masum bir önder yok ise yine de takvalı, yöneticilik dirayeti olan ve müslümanların işlerini bilen bir müçtehidi toplumun rehberliğine seçmeli onun liderliğini hakim kılmak için çalışmalı ve emirlerine itaat etmelidirler. Yani İslam kanunlarını hakim kılacak bir hükümet kurmalıdırlar. İslam hükümetinin manası da budur zaten.

Bahsimizin ikinci bölümünde de kıyama muhalif hadislerin manasını etüd etmeye çalıştık.

Şimdi insanlığın pak ve temiz vicdanını hakemliğe davet ediyoruz. Acaba mezkur hadisler gördüğünüz sened ve ifadelerle böylesi kesin ve önemli bir görevi, yani, İslam kanunlarını uygulama farizasını iptal edebilir mi?

Acaba cihad, savunma, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, zulümle savaş, mahrum ve mustaz'afları desteklemek… vb görevleri emreden onca ayet ve rivayetlere rağmen böyle önemli bir teklifin Hz. Mehdi'nin (a.s) gaybetinde kaldırıldığını söyleyebilir miyiz?

Acaba bu hadislere dayanarak Allah Teala'nın bu süre boyunca tüm siyasi ve içtimai hükümlerden yüz çevirerek, herşeyi Hz. Mehdi'nin (a.s) zuhur edeceği güne ertelediğini kabul edebilir miyiz?

Acaba İslam tehlikeyle karşı karşıya kalsa da onu savunmak bize düşmez diyebilir miyiz? Acaba müşrik ve kafirler müslümanlara galip gelse tüm işlerine hakim olsa ve onların namus, mal ve canlarını sultaları altına alsa bile yine de müslümanlar sessiz kalmalı,

sabretmeli ve İmam-ı Zaman'ın (a.s) kıyam edip alemi ıslah etmesini beklemelidirler diyebilir miyiz? Acaba bu hadisler onca ayet ve rivayetler karşısında bir değer ifade edebilir mi? Örneğin:

"Küfrün önderleriyle çarpışın. Çünkü onlar, yeminlerine sadık olmayan kimselerdir."[434]

"Onların sizlerle topluca savaşması gibi siz de müşriklerle topluca savaşın"[435]

"Fitne kalmayıncaya ve din yalnızca Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın."[436]

"Size ne oluyor ki Allah yolunda ve… zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?"[437]

"…Öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz şeytanın hileli düzeni pek zayıftır."[438]

"Allah adına gerektiği gibi cihad edin."[439]

"Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin."[440]

"Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun."[441]

"Allah için şehidler olarak adaleti ayakta tutun."[442]

"Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın."[443]

Ve buna bezer onlarca ayet ve yüzlerce hadis… Mezkur zayıf senetli hadisler İslam'ın daimi ve zaruri tekliflerini elbette ki ortadan kaldıramaz.

Tüm müslümanlar İslam ile müslümanları savunmak ve Kur'an'ın saadet kaynağı kanunlarını uygulamak için ciddi bir şekilde çalışmalıdırlar. Hatta bu umumi seferberlik ve cihada sebep olsa bile…

Özellikle de İslam alimlerinin bu önemli görevde büyük ve ağır sorumluluğu vardır, çünkü alimler peygamberlerin varisi, dinin koruyucuları ve halkın sığınağıdırlar.

İslam alimleri kafir ve zalimler karşısında susamaz, mahrum ve mustaz'af halka önderlik yapmaktan kaçınamazlar. Hz. Ali (a.s) da şöyle buyuruyor: "Taneyi yaran ve insanı yaratan Allah'a andolsun ki eğer biat için hazır olmasaydılar,

bu vesileyle bana hüccet tamamlanmasaydı ve Allah'ın zalimlerin doyasıya yemesi ile mazlumun aç kalması karşısında alimlerden susmayacaklarına dair almış olduğu o söz olmasaydı hilafet devesinin yularını boynuna atar, salıverirdim."[444]

İmam Hüseyin (a.s) da Hz. Peygamber'den (s.a.a) şöyle nakletmektedir: "Her kim Allah'ın haramını helal eden, Allah'ın ahdini bozan, Resulullah'ın (s.a.a) sünnetine aykırı davranan,

insanlar arasında günah ve düşmanlıkla amel eden zalim bir sultanı görür, söz ve davranışlarıyla ona karşı çıkmazsa onu da zalimin gireceği yere (cehenneme) sokması Allah'ın hakkıdır."[445]

Yine şöyle buyuruyor: "Hükümlerin ve işlerin dizginleri ilahi alimlerin elindedir. Zira onlar Allah'ın haram ve helalinin eminleridir. Ama sizler bu makamı kaybettiniz.

Bu makam haktan ayrılıp Peygamber'in sünneti hakkında ihtilafa düştükten sonra sizlerden alındı. Halbuki apaçık deliller vardı elinizde. Eğer eziyetlere sabredip Allah yolundaki zorluklara tahammül etseydiniz Allah'ın işleri sizlere gelir,

sizlerden çıkar ve sizlere müracaat edilirdi. Ama sizler, zalimleri kendi yerinize oturttunuz. İlahi işleri onların uhdesine bıraktınız, ta ki şüpheli işlerde (kendi istedikleri şekilde) amel etsinler ve keyfi bir idare uygulasınlar… Evet,

onları sizlere hakim kılan şey ölümden kaçmanız ve fani dünya hayatını sevmenizdir! Sizler zayıf ve mahrum halkı zalimlerin eline teslim ettiniz! Böylece onlar da bazılarını köle edindiler bazılarını da bir lokma ekmeğe muhtaç hale getirdiler!

Memleketi istedikleri gibi idare ettiler! Zevklerini tatmin için bir çok rezaletler çıkardılar. Kötülerin yoluna uydular ve Allah'a karşı küstahlık ettiler."[446]

Evet, İslam alimlerinin böylesine ağır ve önemli görevi vardır! Eğer bu görevleriyle amel etmezlerse kıyamette hesap vermek zorunda kalacaklardır. İslam alimlerinin görevi sadece okumak,

tartışmak, yazmak, namaz kılmak ve hükümleri beyan etmek değildir; bilakis, en büyük görevleri dini savunmak, kafirlerle savaşmak, İslam'ın kanunlarını uygulamak ve mahrumları desteklemektir!

Eğer bu görevlerini ihmal ederlerse Kahhar olan Allah katında hiç bir özürleri yoktur! Bir kaç zayıf hadise sarılmakla bu önemli görevlerini ifa etmek sorumluluğundan kurtulamazlar.

Sahi, Hz. Resulullah (s.a.a) İslam düşmanlarının tehlikeli komploları ve İslam ülkelerinin içler acısı durumu karşısında susmamıza izin verir mi? Sırf tahsil, ibadet veya namaz kıldırmakla yetinmemize izin verir mi? Elbette ki hayır!