HZ.MEHDİ’NİN (A.S)ÖMRÜ VE UZUN YAŞAM HAKKINDA BİR ARAŞTIRMA

HZ.MEHDİ’NİN (A.S)ÖMRÜ VE UZUN YAŞAM HAKKINDA BİR ARAŞTIRMA


İmam’ın ömrü belirtilmemiştir. Ama Ehl-i Beyt hadislerinde uzun ömürlü olduğu geçer. Meselâ İmam Hasan Askeri (a.s) şöyle buyurur: "Benden sonra oğlum Kâim gelecektir.

Peygamber’lerin gaybet ve uzun ömür sünneti onun hakkında icra edilecektir. Gaybeti o kadar uzayacaktır ki gönüller kararacak ve üzülecektir. Sadece Allah’ın kalplerinde imanlarını güçlendirdiği ve gaybi bir ruhla teyit ettiği kimseler ona inanacaktır." Bunun gibi 46 hadis daha vardır.[308]

Bahsimizin bu noktasında kimi okuyucular "İmam’ı zaman hakkında buraya kadar söylediğiniz bütün sözleriniz gerekli delillere dayalı ve dikkate değer şeylerdi." diyebilir ve şöyle ekleyebilirler:

Zihni kurcalayan ve gaib İmam’ın hakkında şüphe uyandıran şey İmam’ın uzun ömrüdür. Bilginler ve okumuş insanlar doğal olmayan böyle bir uzun ömre inanamazlar. Zira vücuttaki hücrelerin yaşamı sınırlıdır.

Kalb, beyin, ciğer ve böbreklerin görevlerini yerine getirebilmek için belirli bir kabiliyetleri vardır. Doğal bir insan kalbinin bin yıldan fazla yaşayabileceğine inanılmaz. Bu gibi konuları 20. yüzyıl insanına anlatmanın zor olduğu ortadadır.!"

Evet, İmam-ı Zaman’ın uzun ömrünün önemli bir mesele olduğunu apaçıktır. Ben de tıp ve biyoloji ilmi hakkında yeterli bir bilgiye sahib olmadığımdan bir tıp doktorunun

(İsfahan Eczacılık ve Tıp Fakültesi Dekanı Dr. Ebu Turab Nefisi) uzun yaşam hakkındaki bize gönderdiği mektubu aşağıya aktarmanın faydalı olacağı inancındayım. Bu doktor diyor ki:

 

İNSANlN ÖMRÜ İÇİN BİR SlNlR TAYİN EDİLMİŞ MİDİR?


İnsanın ömrü için aşılması muhal bir sınır belirtilmemiştir. Ama ortalama bir insanın ömrü yüzyıldan az bir zamandır. Öyle anlaşılıyor ki tarihi yazılı asırlarda da bu konuda fazla bir farklılık olmamıştır.

Yaş ortalaması iklim, soy, kalıtım ve hayat çeşidi açısından farklılık arzetmektedir. Çeşitli asırlarda da bu farklılık sözkonusudur.

Nitekim son yüzyıllarda eskiye oranla dikkate değer bir değişiklik görülmüştür. Örneğin İngiltere’de 1838-1854 yıllarında bu yaş ortalaması erkeklerde 39/91 kadınlarda ise 41/85 idi. Ama 1937 yılında erkeklerde 18/60 ve kadınlarda 40/64 yaş olmuştur.

Amerika’da 1901 yılında erkeklerin ortalama yaşı 23/48 kadınların ise 51/80 yaş idi. Halbuki 1944 yılında erkeklerin yaş ortalaması 50/63, kadınlarınsa 68/95 yaşına çıkmıştır.

Bu artış daha ziyade çocukluk çağını kapsar. Bu da sağlık durumunun iyiliği ve özellikle de bulaşıcı olan her türlü hastalıkların önlenmesine bağlıdır. Ama damar sertliği gibi "istihale hastalıkları" olarak da adlandırılan yaşlılık hastalıkları hususunda fazla bir iyileşme kaydedilmedi.

S: Canlı varlıkların yaşam süresi için genel geçer bir kanun var mıdır?


C: Genelde bedenin hacmi ve ömür arasında doğrudan bir ilişki sözkonusudur. Örneğin bir kelebek veya sineğin geçici kısa ömrü ile iki asır yaşaması mümkün olan bir kaplumbağanın uzun ömrü dikkate değer bir olaydır.

Ama bu ilişkinin sürekli sabit olmadığını da bilmek gerekir. Zira papağan, karga veya bir kaz kendinden daha cüsseli bir kuştan ve hatta memeli hayvanların bir çoğundan daha fazla yaşamaktadır. Balıklardan "salemon" tam 100 yıl, "Krap" tam 150 yıl ve "Pik" ise tam 200 yıl yaşamaktadır. Buna mukabil bir at 30 yıldan fazla yaşayamamaktadır.

Aristo zamanında ise her varlığın ömrünün onun gelişme döneminin kat sayısı olduğuna inanıyorlardı. Bu kat sayıyı Bacon, hayvanlarda yetkinliği için gerekli müddetin sekiz katı ve Flourens ise beş katı olarak belirlemişlerdir.

İnsan hakkında da Flourens ve Bovvne, yüz yılı insanın tabii ve doğal yaşamı olarak kabul etmiştir. Şimdi de çoğu bilim adamının inancı budur. Ama Hz. Davud tabii ve doğal hayatı yetmiş yıl bilmiştir.

Şimdi de yüz yıldan fazla yaşayan insanların sayısı dikkate değerdir. Örneğin Henri Cenkinez’in 169 yıl. Tomas Par’ın 207 yıl ve Katrin Kentes Decmond’un ise 140 yıl yaşadığı söylenmektedir. Bunlardan başka bir sürü insanın adı da gazete dergi vb. yayın organlarında yer almıştır.


UZUN ÖMRÜN NEDENLERİ


Uzun ömrün nedenleri şunlardır:


1- KALITIM:


Kalıtımın uzun ömürdeki etkisi herkesçe bilinmektedir. Bazı aile fertleri yaş ortalamasının üstünde yaşamaktadırlar.

Bu hususta yapılan en ilginç inceleme Rimond Pirel’in incelemeleridir. Rimond kızının yardımıyla yazdığı kitabında bir ailenin yedi göbeğinin (fest, baba, dede, torun,

torunun çocuğu, torununun çocuğunun) toplam ömrünün 699 yıl olduğunu yazmıştır ki bunlardan ikisi kaza geçirerek ölmüşlerdir. Lui Dublin’in sigorta şirketleri üzerinde yaptığı incelemeler neticesinde elde ettiği rakamlar da uzun ömür hakkında seleflerin halefler üzerindeki etkisini ispatlamaktadır.

Bu etken çevre ve zararlı alışkanlıklar gibi diğer bazı etkenleri de etkisiz hale getirebilir. İşte buradan, kötü şartlarda yaşayan uzun ömürlü insanların sırrını da keşfetmiş oluyoruz. Örneğin alkollü içkilere alışma bir insan kalıtım etkeni nedeniyle uzun bir ömür yaşayabilir.

Çocuklar ömür boyu etkili olan salim güç ve organları kalıtım yoluyla babalarından miras alırlar. Öncelikle sinir sistemi ve kan dolaşımını saymak gerekir. Kazalis’in "insanın ömrünü damarlarından tahmin etmek münkündür." sözü de bu konuyu beyan etmektedir.

Yani insanlardan bazısı yaşlanmadan çok önce kalıtım yoluyla damarlarının kırmızılığı katılaşmakta ve değişmektedir. 90 yaşına ermeden çoğu fertleri kalp veya beyin sektesi sebebiyle ölen bir çok aile vardır. Bu krizlerin en büyük etkeni de damar sertliğidir.

 

2- ÇEVRE:


Ilıman bir iklim, zehir ve çeşitli mikroplardan arınmış temiz bir havası, sessiz ve huzur dolu bir ortamı ve güneşin ışınlarından yeterli derecede istifade etme imkanı olan bir çevrenin, orada yaşayan insanın sağlıklı ve uzun ömürlü olmalarında çok büyük etkileri vardır.

 

3- İŞ VE ÇALlŞMA MİKTARl:

Çalışmak özellikle de ruhi ve sinirsel faaliyetlerin ömrün uzun olmasında önemli fonksiyonu vardır. Öyle anlaşılmaktadır ki beden salim ve fikir rahat olursa, bedenen ve ruhen az çalışmanın sonucunda oluşan paslar,

bedenen ve ruhen çok çalışmakla oluşan yıpranmadan daha çok ömrü kısaltmaktadır. Bu yüzden rahip ve başbakanlarda uzun ömürlü olanların sayısı diğer insanlara oranla daha fazladır.

Bu uzun ömür onların sürekli çalışmasına bağlıdır. Bu yüzden denilebilir ki genç yaşta emekliliğin ve erken işsizliğin birçok tehlikesi vardır ve ömrü kısaltmaktadır.

 

4- BESLENME NİTELİĞİ:

Yemeğin de hem miktar, hem de çeşit açısından uzun ömür üzerinde derin etkileri vardır. Yaşı elliyi geçen kimselerin çoğu az yiyen insanlardır. Fazla yemek hususunda bir çok şeyler söylenmiştir.

Montim şöyle diyor: "İnsan ölmemekte, bilakis intihar etmektedir." Başka bir yerde de şöyle diyor: "Siz kabirlerinizi dişlerinizle kazıyorsunuz." Çok yemek, bedenin farklı organlarının faaliyetlerinin artışına sebeb olduğu için diyabet (şeker hastalığı) damar,

kalb ve böbrek hastalıkları gibi bazı hastalıklara yol açmaktadır. Ne yazık ki bu insanların bedensel gücü hastalık belirtilerinden önce oldukça fazladır ve bu yalancı kudretleriyle övünürler.

1. Dünya savaşından sonra bazı ülkelerde şeker hastalığından ölenlerin sayısında dikkate değer bir azalma görüldü. Bunun sebebi de savaş zamanındaki yiyecek azlığı idi.

Bu yüzden yiyecek miktarını itidal haddine ulaştıran veya azaltan fakirlik bir yere kadar büyük bir nimet sayılmaktadır. Özelliklede kırk yaşından sonra fazla et yemenin bir çok zararı vardır.

"Kurnel Newyork" üniversitesinden Dr. Mccay fareler üzerinde yaptığı deneyleriyle zayıf farelerin şişman fareleri mezara götürdüğünü ispat etti.

Fareler normalde dört aylıkken buluğa erişmekte, iki yaşında yaşlanmakta ve üç yaşından önce de ölmekteler. Dr. Mccay bazı farelere kalorisi az yiyeceklerle rejim yaptırdı.

Ama bu rejim vitamin ve madensel maddeler açısından zengin idi. Böylece rüşd ve gelişme çağlarının 4 aydan bin güne çıkarılabileceğini ispatladı. Bu deneylerin birinde normal rejimlerle yaşayan yaşlı farelerin 965 günden sonra öldüğünü gördü. Ama daha az kalori rejimlerle yaşayan fareler uzun bir müddet sonra da genç ve dinç kaldılar.

Öyle ki eğer az yiyen fareleri insanla mukayese edecek olursak 100 ila 150 yıl yaşayan bir insanın ömrü kadar yaşadılar. Ayrıca bu fareler çok az hastalandı ve normal rejimle yaşayan diğer farelerden daha uyanık ve dinç idiler. Bu tecrübeleri bazı balıklar ve Rmphibien hayvanları üzerinde yaptığı deneylerde de elde etti ve aynı neticeye ulaştı.

Çok yemek ömrün azalmasına sebeb olduğu gibi yemek fakirliğinin de hastalıklar ve ömrün kısalmasında önemli bir fonksiyonu vardır. Yani eğer yemek rejimi lazım ve zaruri maddelerden yoksun olursa bir takım hastalıklara sebep olmaktadır.


YAŞLlLlK VE NEDENLERİ


Kalb, böbrek, karaciğer beyin ve iç bezler yıpranınca artık görevlerini yapamaz hale gelirler. Böylece hücrelerin gereksinimini teminde gerekli salgıları ve kanı artık maddelerden arındırma işlemini yapmaktan aciz hale gelirler. Dolayısıyla bedende güçsüzlük ve halsizlik belirtileri görülür ve insan yaşlanmaya başlar.

Yaşlılık alametleri genelde insanda belirli bir yaşta görülmektedir. Elbette yaşlılığın asıl nedeninin ömür sürdürmek ve organların belirli bir süre yaşaması olduğu mevzuu kesin bir şey değildir.

Yani bu yaşlara varan herkesin yaşlanması kesin bir kanun değildir. Yaşlılığın asıl nedeni belirli yaşı geçtikten sonra organlarda bir takım karışıklık ve düzensizliklerin ortaya çıkmasıdır.

O halde yaşlılığın nedeni zamanın geçmesi değildir. Yaşlılık belirli yaşta bedenin organlarında görülen düzensizlik ve kargaşalığın sonucudur. Bu yaşta bedenin farklı organlarının faaliyetleri azalmakta, anatomik açıdan da çeşitli hücreleri küçülmektedir.

Kılcal damarlar gittikçe azalmaktadır. Sindirim ve beslenme organları vazifesini ve gerekli besin maddelerini bulmaktan aciz kalmakta ve sonuçta tüm organlara zayıflık ve güçsüzlük hakim olmaktadır.

Tenasül gücü azalmakta ve beyin yavaşlamaktadır. İnsanların çoğunda özellikle isimler hususunda bir hafıza kaybı görülmekte ve irade gücü de zayıflamaktadır. Ama bedensel faaliyetlerin azalmasıyla ruhi kudret artış kaydedebilir.

İç salgı bezleri de bedenin diğer organları gibi küçülebilir ve artık gerekli salgıyı salgılayamaz. Ama bütün bu olaylar ve mezkur güçsüzlükler gerçekleşen düzensizlik ve kargaşalığın sonucudur.

O halde demek oluyor ki: Yaşlılık neden değil sonuçtur. Öyle ki uzun ömrüne rağmen bedeninin organlarında hiç bir düzensizlik görülmeyen birisi uzun yıllar sağlıklı bir bedenle yaşayabilir. Nasıl ki bazıları da az yaşamış olmasına rağmen doğal zamandan daha önce yıpranmakta ve erken yaşlılığa yakalanmaktadır.

Yıpranmanın kökeni ve bedensel ihtiyaçları düzenleyen organların güçsüzleşmesinin sebebi ne gelince, herkesin bedeninin organları doğarken vazifelerini yapmak için birtakım kabiliyetlerle donatılmıştır ki bu da atalarının fizikî bünyesi, beslenme şekli, çevre ve iklim şartlarının verdiği bir sonuçtur.

Ondan sonra da düzensizlik içine girmediği müddetçe sonuna kadar bu doğal kabiliyeti görevini yapmakla meşguldür. Böylece de insanın hayatı devam etmektedir. Ama hepsinde veya organların birinde düzensizlik meydana gelir ve sonuç olarak görevini eda edemezse beden fabrikası yarı tatil hale gelir ve yaşlılık alametleri görülmeye başlar.

Özet olarak denilebilir ki: İnsanın bedeni daima çeşitli virüsler, bakteriler, mikroplar ve zehirlerin hücumuna uğramakta ve bunlar çeşitli yollardan sürekli bir şekilde saldırıya geçmektedirler. Bedenin içinde de zehirli salgılar salgılamakta ve hücrelere zarar vererek yaşamlarına engel olmaktadırlar.

İnsan bedeninin bu noktada ağır bir görevi vardır. Bir yandan besin ihtiyacını karşılamalı, diğer yandan da zararlı mikrop ve virüslerin faaliyetlerini kontrol etmek için çalışmalıdır.

Ayrıca zarar gören organları tedavi etmeli, artık maddeleri dışarı atmalı, zayıf organlara da yardım göndermelidir, ama henüz bu düşmanı yok etmeden yeni düşmana saldırıya geçmelidir. Bu yüzden bedenin iç güçleri daima hazırlıklı olmalı ve savaşa hazırlanmalıdır.

İnsan bedeni savaş araçları ve yicecek temini için dışarıdan alınan besin gücünden yardım taleb etmek zorundadır. Ne yazık ki bizler vücut yapımız ve deruni ihtiyaçlarımızdan yeterli ölçüde haberdar değiliz. Bu mukaddes savaşta bedenimize yardımcı olmamakla kalmıyor ayrıca, cehalet yüzünden düşmanla işbirliği yapıyoruz.

Zararlı yiyecekler yiyerek düşmana yol gösteriyor ve hayatımızın köklerine kibrit suyu döküyoruz. Bilindiği gibi hücreler besinini dışarıdan alamayınca yavaş yavaş mikropların saldırıları karşısındaki direncini kaybetmekte ve böylece görevini yapamaz hale gelmektedir.

Neticede vücut düşmanların eline düşmekte zayıflık ve güçsüzlük belirtileri birer birer belirmeye başlamaktadır.

Beden, bazen çok çalışma sonucunda yaşlılık belasına düçar olmakta, bazen de olağanüstü olaylar neticesinde doğal zamanından çok önce bu belaya uğramakta ve erken yaşlılığa yakalanmaktadır.

Bilginler erken yaşlılığın bazı hastalıklar veya zararlı adetler sebebiyle meydana geldiğine inanmaktadırlar. Meçnikof bağırsak mikroplarının mayalanmasından oluşan zehirler ve kabızlığın erken yaşlılığa sebeb olduğuna inanıyordu. Bunları ortadan kaldırabilirsek insan daha uzun yaşama imkanına kavuşacaktır.

Aslında bu inanç bir takım tecrübelerle de sabit kılınmıştır. Balkanlar’da özellikle de Bulgaristan, Türkiye ve Kafkasya’da yüzyıldan fazla yaşayanlar vardır.

Bu uzun ömürlerin nedeni fazla yoğurt yemektir. Meçnikof, yoğurttaki laktik asit (süt asidi)’in bağırsak mikroplarını öldürdüğüne ve ömrün uzamasına yol açtığına inanıyordu.

Elbetteki bu dağlık bölgesinde yaşayan insanların uzun yaşamasının sırrı sadece yediği şeylerde gizli değildir. İklim, rahat yaşam, devamlı iş ve ihtimalen kalıtımın da bunda rolü vardır. Biz bunların örneğini İran’ın dağlık bölgesinde yaşayan insanlar arasında da görmekteyiz.

Acaba ölümün asıl nedeni uzun ömür ve vücut organlarının çok çalışması mıdır? Yaşlılık çağında ölüm zaruri birşey midir, yoksa ölümün asıl nedeni başka şeyler midir? Şeklindeki sorunun cevabı şudur:

Ölümün temel nedeni bedenin bütün önemli organlarında veya birinde düzensizliğin meydana gelmesidir. Bu düzensizlikler oluşmadıkça ölüm gerçekleşmez. Eğer yaşlılık çağından önce bu düzensizlikler baş gösterirse genç insan da ölür.

Ama eğer mezkur olaylardan korunmuş olursa bu düzensizlikler yaşlılık çağında kesinleşir. Cismanı terkibi ve diğer şartların varlığı sayesinde hiçbir organında düzensizlik görülmeyen bir insanın sadece uzun bir ömür yaşaması ölümüne sebep olmaz.

İnsanoğlunun gelecekte bir ilaç keşfetmesi ve bu ilaç sayesinde hayat için bedensel kabiliyetlerini artırması böylece de yaşlılık ve fiziki düzensizliklerden korunması mümkün müdür? Sorusunun cevabı ise şöyledir:

Bu tamamen mümkündür. Bugünkü eksik ilim ve kıyasla bunu reddedemeyiz. Bilginler de tam bir ciddiyet ve ümitle bu hususta araştırma yapmaktadırlar. Yakın bir gelecekte uzun ömür sırrının keşfedilmesini ve beşerin yaşlılık ve kısa ömre galip gelmesini ümit ediyoruz.


HZ.SAHİB-UL EMR’İN UZUN ÖMRÜ


Bazıları şiilerın va’dedilen Mehdi’nin İmam Hasan Askeri’nin (a.s) oğlu olduğuna, Hicri 255 veya 256 yılında doğduğuna o zamandan günümüze kadar yaşadığına ve gaybete çekildiğine hatta yüzyıllarca da böyle yaşıyacağına inanmaktadırlar.

Halbuki tıp ve biyoloji ilmi normal olmayan böylesine uzun bir ömrün mümkün olmadığını saptamıştır söyleyebilirler. Bunlara cevap şudur:

Bana ve (bildiğim kitaplarda okuduğum kadarıyla) herkese gizli olan, Hz. Mehdi’nin uzun ömrünün sırrı meselesidir. Ama ilimde yapılan ilerlemeler ve Allah’ın yardımı sayesinde bu sorunun da yakında çözümlenerek ilgililere sunulacaktır.

Şu an diyebiliriz ki çağdaş eksik ilim ve kıyasla bunu reddetmemeliyiz. Zira mümkün olmakla birlikte, uzun ömür hususunda bir den fazla örneğe sahibiz, ki bütünüyle ispatlanmış ve bu husustaki şüpheleri ortadan kaldırmıştır.

1- Bitkiler arasında en eski yaratıklardan sayılan uzun ömürlü birçok ağaçlar vardır. Örneğin: Kaliforniya da bulunan "Seguoia" ağacı 300 ayak uzunluğunda 110 ayak genişliğindedir.

Bunlardan bazısı 5000 yıldan fazla yaşamaktadır. Öyleki büyük Firavun (Khorfu) büyük Mısır Piramidini yaparken bu ağaçlar oldukça genç idiler ve Hz. İsa’nın (a.s) doğumunda bir ayak kalınlığında gövdeleri vardı.

Örneğin: "S: Kensington" doğal müzesinde segueiagigentea türünden bir ağaç vardır ki 1335 yaşında olduğunu bildiren bu sayı da katmana sahiptir.[309] Şu anda da yaşamakta olan takriben 4600 yıllık bir ömrü olan en yaşlı varlık pinus Hristata adında bir mantardır ki Kaliforniya’nın merkezinde ve doğusunda yaşamaktadır.

Hayvanların da en yaşlısı ekine elverişli olmayan Galapaguş adasında yaşayan bir kaplumbağadır ki 177 yıllık bir ömre sahiptir. 450 pound ağırlığı[310] ve 4 ayak uzunluğunda bir kabuğa sahiptir.[311]

2- Eski Mısır’da yapılan kazılarda Mısır’ın meşhur ve genç yaşta ölen Firavun-u Tutehmenun’un kabrinde birçeşit buğday bulundu. Bizzat bu buğdayları, bu mezarlıkta gördüm. Gazetelerin yazdığına göre bu buğdayları bazı yerlere ekince yeniden yeşermiş ve başak vermiştir. Bu olay ispatlamıştır ki buğdayın nutfesi 3 veya 4 bin yıllık bir hayat yaşamıştır.

3- Virüsler de çok yaşayan varlıklardır. Virüslerin yaşamları hakkında yapılan araştırmalar hayatın sırrını ortaya koyabilir. Bir çok hayvanî, insânî ve bitkisel hastalıklara sebep olan da bu virüslerdir.

Nezle, sakağı (ruam), kızamık, çiçek, suçiçeği v.b. hastalıklara sebep olmaktadır. Arkeolojik araştırmalar sonucu bilginler tarihten önceki çağlara ait (takriben 100 bin yıl öncesine ait) virüsleri keşfetmiş ve özel yerlerde ekmişlerdir.

Yani bu varlıklar 100 bin yıl sonra da henüz yaşamlarını kaybetmemişlerdir. Bu müddet boyunca gizli bir şekilde yaşamış ve zahiren ölü varlıklarla hiçbir farkı kalmamıştır.[312]

4- Son zamanlarda gazatelerde yer aldığına göre Sibirya çevresinde yapılan araştırmalarda oldukça büyük hayvanlar keşfedildi. Bu hayvaları elverişli bir ortama götürdüklerinde yeniden hayat belirtileri görülmeye başladı (bu hayvanlar daha önce donmuşlardı.)

5- Bir varlığın ömrünü uzatmak ve yarı canlı bir halde tutmak için kullanılan metodlardan biri de hibernasyon metodudur ki "kış uykusu" olarak bilinmektedir. Bazı hayvanlar bütün kış boyunca kış uykusuna yatmaktadır.

Bazıları da bütün yaz ve sıcaklık mevsiminde yatmaktadır. Hayvanlar hibernasyona girince besine olan ihtiyacı ortadan kalkmakta, bedensel faaliyetler otuz ila yüz kat azalma kaydetmektedir.

Vücudun sıcaklığını ayarlayan sistem geçici olarak çalışmaz hale gelmekte ve böylece muhitin sıcaklığı azalınca da titrememekte ve bedenin sıcakığı muhitin sıcaklığı ile eşit hale gelmektedir.

Donma noktasının bir kaç derece üstüne (39-41 Fahrenhayt derecesine) çıkar. Nefesi düzensizleşir, kalp atışları yavaşlar (Normalde dakikada 300 defa kalbi atan yer sincabının kalbi dakikada 7-10 defa atar.)

Çeşitli sinirsel refleksler durur ve beynin elektrik akımları 52-66 Fahrenhayt sıcaklık derecesinin altına düştüğünden görünmez hale gelir. Bazı hayvanlar uzun bir süre oldukça soğuk bir sıvının içinde canlı kalabilmektedir.

Norveç fiyortlarında bazı balıklar bu hal üzere yaşamlarını sürdürmektedirler. İnsan ve hayvan spermi gibi bir çok canlı hücreleri suni yolla döllenmek ve alyuvarları da transformasyon için donmuş bir halde korumak da mümkündür. Keza bir çok küçük ve kompleks olmayan hayvanları da hiç bir zarar görmeksizin defalarca dondurmak ve yeniden ısıtmak da imkan dahilindedir.

Kış uykusu, yani hibernasyon da uzun ömür sırrını çözmeye yardımcı olabilecek bir yöntem olduğu cihetiyle dikkate değer bir konudur. Belki insan da böylece uzun ömür nimetini elde edebilir.

Uzun ömürlü ağaçları inceleme, bitkilerin hayati dölünün canlı kalması, virüslerin bir kaçbin yıllık hayatı, ilginç yaz ve kış uykusu, tıp ve biyoloji ilminin gelişmesi vb. konular beşeri uzun ömür ve yaşlılığı yenme konusunda ümitlendirmiş,

onu bu hususta incelemelere teşvik etmiştir. Bilginlerin bu hususta başarılı olmalarını ve sonuçta Hz. Mehdi’nin ömrünün uzun olmasının sırrını hakikat aşıkları için keşfetmelerini ümit ediyoruz O günün ümidiyle.


Dr. Ebu Turab Nefisi İsfahan Eczacılık ve Tıp fakültesi Dekanı


Yukarıda okuduğunuz mektubu inceledikten sonra fransızca bir dergide ilginç bir mekaleye rastladım. Konumuzla ilgisi olduğundan bu makaleyi kısaca naklediyorum.

 

JUSTİN GİLAS’lN MAKALESİ


Biyoloji, canlı varlıkların ömrünü bir kaç saat ile yüzlerce yıl olarak tayin etmiştir. Bazı böcekler sadece bir gün, bazıları da bir yıl yaşamaktalar. Ama her türde, bazıları doğal yaşama sınırını aşmakta ve daha uzun bir hayat sürdürmektedir.

Almanya’da bir "kırmızıgül" ağacı vardır ki türdeşlerinden yüzlerce yıl daha uzun yaşamaktadır. Meksika’da ikibin yıl yaşayan bir servi ağacı vardır. Bazı balinaların 1700 yıl yaşadığı görülmüştür.

16. yüzyılda Londralı birisi tam 207 yıl yaşamıştı. Günümüzde de İran’ın kuzeyindeki köylerden birinde yaşamakta olan Seyyid Ali adında birisi tam 195 yaşında olup oğlu da 120 yaşına girmiştir. Rusya’da "Luipuf Pujak" adında birisi 130 yaşındadır ve Kafkasyalı "Mikohu Pulof" ise 141 yaşındadır.

Biyologlar bu doğal olmayan uzun ömürlerin deruni etkenlerle ilgisi olduğuna inanıyorlar. Yüzyıl yaşayanlar tabiatın sevgili çocuklarıdır ve bedenlerinin kimyasal bileşimleri tamamıyla mütenasib ve kamil bir şekildedir.

Biyologlara göre her türün doğal ömrü gelişme süresinin 7 ila 14 katıdır. İnsanın gelişme süresi de 25 yıl olduğundan normal ömrü 280 yıl civarındadır.

Uygun yiyecek metodunu kullanmak suretiyle de bu doğal kanunu aşmak mümkündür. Bunun örneği de genelde 4 ila 5 ay yaşayan balarısıdır. Diğerleri gibi yumurta ve benzeri kurtlardan dünyaya gelen arıların kraliçesi, kendine özgü nektardan beslendiği için sekiz yıl yaşamaktadır.

Elbette ki bu mesele insan hususunda zannedildiği gibi kolay bir şey değildir. Biz sürekli sıcaklığı kontrol edilen özel bir yerde bal arılarının kraliçeleri gibi yaşayamayız.

Yiyeceğimiz belirli bir şey olamaz ve sürekli bizleri koruyup gözetleyen yüzlerce bakıcımız da yoktur. Biz bir sürü tehliklelerle karşı-karşıyayız. Biyologlar örnek olarak kendiliğinden zehirlenme, vitamin eksikliği, damar sertliği vb. şeyleri saymaktadır.

Ama Londralı bir uzmana göre en önemlisi bedenin demir, bakır magnezyum ve potasyum deposunda dengesizliğin oluşmasıdır ki biri diğerine üstün gelince hemen ölüm gerçekleşir. İlginç olanı da şudur ki bütün bu tehlikeler arasında özellikle yaşlılık etkeninden asla söz edilmemektedir. Zira sırf "yaşlılık sebebiyle ölüm" diye bir şey yoktur.

Amerikan uzun ömür ilmi heyetinin başkanı olan isveçli bir doktor, yaşlılığın bazı protein moleküllerinin bedenin hücrelerine takılması ve onları yavaş yavaş işinden alıkoyması neticesinde ortaya çıktığına ve ölüme yol açtığına inanmaktadır.

Söz konusu doktor bahsi edilen takılmayı çözebilecek bir maddeyi keşfetmek için bir takım incelemelerde bulunmakta ve bu vesileyle beden sistemini yeniden çalıştırmayı ve böylece yaşlılığı yok etmeyi istemektedir.

Hint domuzunun yemeğine "B6" vitamini, Nokolikasit ve pantonksikasit ilave ettiklerinde % 46/4 oranında daha fazla yaşadığı da bu gün deneyle isbatlanmıştır.

Rusya’lı biyolog Filatof yaşlılık çağını bozuk hücreler vasıtasıyla ortadan kaldırmayı planlamaktadır. Zira bu hücrelerin ilginç bir gücü vardır. Ziraat gübresi gibi beden tarlamızı verimli bir hale getirmektedir.

Ayrıca riayet edildiği taktirde ömrü uzatan bir takım usul ve ilkeler de vardır. Bunlar yiyecekler hususundaki birtakım tavsiyeler, biyokimya ile ilgili öğütler, rahatlama metodları, teneffüs kuralları hatta telkin ve ilhamlardır.

Besin maddeleri konusunda uzman olanlar sağlıklı besin vasıtasıyla 100 yıldan daha fazla yaşanılacağını söylemektedirler. Yani bizler yediklerimizle yaratılmışız.[313]


UZUN ÖMÜR HAKKlNDA BAŞKA BİR ARAŞTlRMA


Arapça bir dergide de şu makale dikkatimi çekti: Tanınmış bilim adamları şöyle diyorlar: "Varlıkların vücudundaki önemli organlar sonsuz bir müddet yaşama kaabiliyetine sahiptir.

Eğer hayatına son veren bir takım olaylar başına gelmezse binlerce yıl yaşayabilir." Bu bilginlerin sözü tahmin veya hayali bir şey değildir, deney ve tecrübeler bunu göstermektedir.

Başarılı cerrahlardan biri hayvanlardan birinin kesik organını o hayvanın ömründen daha uzun bir müddet canlı tutabilmiştir. Ve kesik organın hayatının kendisine verilen besin maddelerine bağlı olduğunu kanıtlamıştır. Ona yiyecek ulaştığı müddetçe yaşamını sürdürebilmektedir.

Bu cerrahi doktor Newyork’ta bir ilmi müessese de çalışan Alex Carrel’di. Sözkonusu deneyi bir civcivin bedeninden kesilmiş bir organ üzerinde gerçekleştirdi.

Bu organ sekiz yıldan uzun bir zaman yaşadı. Söz konusu doktor ve benzeri kimseler bu deneyi kaslar, kalp, deri ve böbrek gibi insanın kesilmiş organları üzerinde gerçekleştirdiler.

Gördüğünüz gibi gerekli besin maddeleri verildiği taktirde bu kesik organlar yaşamlarını sürdürebilmektedir. Hatta Cons Hebkens ünüversitesinin üstadlarından olan Rimond ve Berl şöyle söylemekteler:

"İnsan cisminin temel organlarının devamlı ve ebedi yaşama kabiliyeti vardır. Bu konu deneylerle de gösterilmiştir. En azından bu tercih edilir bir ihtimaldir. Çünkü üzerinde deney yapılan organlar şu ana kadar da yaşamaktadır. Dolayısıyla da söz boy bir söz değil, sözkonusu teori oldukça açık ve önemlidir. İlmi dikkat üzere söylenmiştir.

Sözkonusu deneyi gerçekleştiren ilk insan muhtemelen Doktor Caklub idi ve Rockfaller ilim müessesinde çalışıyordu. Kurbağaların üretimi hususunda döllenmemiş tohumlar üzerinde deneyler gerçekleştirirken aniden bazı tohumların uzun süre yaşadığını gördü. Diğer bazıları ise kısa sürede ölüyorlardı.

Bu olay sonunda bir de kurbağanın organları üzerinde birtakım deneyler yaptı ve uzun bir müddet bu organları canlı tutabildi. Ondan sonra doktor Wernlois, eşinin yardımıyla bir kuş cenininin organlarını tuzlu suda bir süre canlı tutmayı başardı.

Öyleki buna birtakım organik maddeler de ilave edilince yeniden gelişmeye başladığını gözlemledi. Bu deneyler sürekli yapılıyor ve ispatlıyorduki varlıkların canlı hücreleri gerekli besin maddeleri olan bir sıvı içinde korunduğunda uzun bir süre yaşamakta ve sürekli bir gelişme göstermektedir.

O halde doktor Alex Carrel sürekli deneyler gerçekleştirdi ve kanıtladı ki üzerinde deney yapılan organlar yaşlanmamakta ve bizzat o canlıdan daha uzun yaşamaktalar. Bu bilimadamı 1912 yılında çalışmaya başladı. Bu konuda bir takım sorunlarla karşılaştı. Ama o ve yardımcıları sonunda sorunları hallederek şu ilmi verilere ulaştılar:

1- Üzerinde deney yapılan hücreler besin maddesi azlığı veya mikroplar gibi ölümüne sebep olan birtakım engellerle karşılaşmadıkça devamlı yaşamaktadır.

2- Sözkonusu organlar canlı olmakla birlikte yine gelişmekte ve çoğalmaktadır.

3- Gelişme ve çoğalmaları kendilerine verilen besinlerle karşılaştırmak ve ölçmek mümkündür.

4- Zamanın geçmesinin bunda hiçbir etkisi yoktur. Asla yaşlanmamakta ve zayıflamamaktadırlar. En ufak bir yaşlılık belirtisi bile görülmemektedir. Her yıl, geçen yıllar gibi gelişmekte ve çoğalmaktadırlar.

Öyle anlaşılmaktadır ki deneyciler bu organlara dikkat ettikçe ve onlara yeterli besin maddesi verdikçe bu organlar da yaşayacak ve gelişip çoğalacaktır.

Buradan da anlaşıldığı gibi yaşlılık neden değil netice ve sonuçtur. O halde niçin insan ölmektedir? Niçin hayat süresi sınırlıdır? Az bir kısmı dışında hiç kimse yüzyaşını aşmamakta ve en fazla yetmiş veya seksen yıl yaşamaktadır. Bu soruların cevabı şudur: Canlıların organları çok ve farklıdır. Aralarında tam bir ilişki vardır.

Bazılarının hayatı diğer bazılarının hayatına bağlıdır. Eğer birisi bir neden yüzünden zayıf düşer ve ölürse onun ölümüyle diğer organların ölümü de gelmiş demektir. Örnek olarak mikropların saldırısı sebebiyle vuku bulan ani ölümler yeterlidir.

Bu mevzu yaş ortalamasının yetmiş veya seksen yıldan daha az olmasına sebeb olmuştur. Özellikle de çoğu bebekler çocukluk çağında ölmektedir.

Şimdiye kadar ispatlanmış yegane şey en fazla şudur ki insanın ölümünün nedeni yetmiş, seksen, yüz yıl veya daha fazla yaşaması değildir.

Asıl neden şudur: Hastalıklar bir organa hücum etmekte ve onu işlemez hale getirmektedirler. Organlar arasında varolan irtibat ve ilişki nedeniyle bir uzuv ölünce diğer organlar da ölmektedir.

Eğer ilim gücü hastalıkları önler veya etkilerini yok ederse artık yüzlerce yıllık bir yaşam için hiç bir engel kalmaz. Nitekim bazı ağaçlar uzun ömürlüdür. Ama tıp bilimi epey bir müddete kadar da bu yüce hedefine ulaşamayacaktır.

Ne var ki bu hedefe yakınlaşması ve yaş ortalamasını iki-üç kat veya daha fazla artırması da uzak bir ihtimal değildir.[314]


YİNE UZUN ÖMÜR HAKKlNDA


Bir İngiliz doktor yazdığı detaylı bir makalede şöyle demektedir: "Bazı bilginler meyve kurdunun ömrünü doğal yaşam süresinin dokuzyüz katı arttırmayı başardılar. Zira bu kurd için muhtemel zehir ve düşmanlar bertaraf edilmiş kendileri için uygun ortam temin edilmişti.[315]

YİNE UZUN ÖMÜR HAKKlNDA(2)


Ölüm hakkında uzman olan Metalinkof şöyle yazıyor: İnsanın bedeni otuz trilyon hücreden meydana gelmiştir. Hepsinin bir an içinde ölmesi ve yok olması mümkün değildir.


O halde ölüm kesin ve tedrici bir şeydir ve insanın beyninde zamanla bir takım iyileşmesi ve düzelmesi olmayan kimyasal değişiklikler oluşmaktadır. 1959 yılında Kanada’nın Monteral şehrinde ölüm hakkında incelemeler yapan Dr. Hans Silie laboratuvarında basın üyelerinden bazısına, bir hayvana ait bir hücre dokusunu gösterdi ve bu hayvan hücre dokusunun hareket halinde olduğunu ve asla ölmeyeceğini iddia etti.

Bu doktor ayrıca insan hücresinin de bu hale getirildiği taktirde bin yıla kadar yaşayabileceğini iddia etti.

Bu doktara göre ölüm tedrici bir hastalıktır ve hiç kimse yaşlılıktan ölmemektedir. Birinin yaşlılık sebebiyle ölmesi için tüm hücrelerinin yıpranmış olması ve tüm organlarının işlemez hale gelmiş olması gerekir. Halbuki durum böyle değildir. Çoğu yaşlılar öldüğünde bedeninin farklı organları ve hücreleri sağlamdır.

Ani ölümler de insan organlarından birinin aniden işlemez hale gelmesinden kaynaklanmaktadır. İnsanın tüm organları tıpkı bir makina gibi birbiriyle irtibat halindedir. Bir tek organı çalışmaz hale gelirse tüm organlarına felç inmektedir.

Sözkonusu doktor günün birinde tıp ilminin ilerleyeceğini ve yeni hücreler aşılama yoluyla insan bedeninin yıpranmış hücrelerini dirilteceğini ve bu vesileyle insan ömrünün istenildiği kadar uzatılabileceğini iddia etmiştir.[316]

Meçnikof nazariyesine göre fizyoloji ilmi, tabii ilerlemenin neticesi olan yaşlılıkla, organizma esasınca çeşitli tesirlerin (zehirlenme, hastalıklar vb özel etkenlerin) neticesi olan erken yaşlılığı birbirinden ayırmalıdır.

O; yaşlılığı bir hastalık olarak kabul etmektedir ki bu da diğer hastalıklar gibi tedavi edilmelidir. Keza mezkur şahıs insan ömrünün kat-kat arttırılabileceğine inanıyordu.

İnsan hayatı, yarı yolda yolunu kaybetmişe benzemektedir. Bu yüzden insanın yaşlılık zevaline düçar olmadan normal fizyolojisine ulaşması için tüm güçlerimizi seferber etmeliyiz.[317]


UZUN ÖMÜR


Prof. Sally ve yardımcıları uzun süren deneyler sonunda Kalsiyum intikalinin yaşlılığa yolaçtığını iddia ettiler. Acaba yaşlılığı önleyecek bir "madde" var mıydı? Prof Sally "Ayrundiksteran" adında bir madde elde etti,

kalsiyum tortusu vasıtasıyla hücrelerde bir takım önlemler ve kontroller gerçekleştirdi. Buna göre yaşlılık belirtileri laboratuvar da insan eliyle hayvanlar üzerinde meydana geldi ve de önlendi.

Prof Sally 90 yaşında ki bir ihtiyarın asla 60 yaşlarına döndürülemeyeceğine ama 60 yaşlarındaki birini 90 yaşının belirtilerinden korumanın mümkün olduğuna inanıyordu.[318]

Prof Etinger yaptığı bir konuşmasında şöyle diyordu: Genç nesil, insanın ebediliğine; günümüz insanının uzaya gidildiğine inandığı gibi inanacaktır. Gelişmiş teknikler ve yaptığımız incelemeler sayesinde gelecek asırların insanları en azından bin yıl yaşayabilme imkanına kavuşacaktır.[319]

RUSÇA BİR KİTABlN ÖZETİ


Rusyalı meşhur bilgin Miçenikof’un inancına göre uzun ömür, insanoğlunun en eski arzularından biridir. Ama şimdiye kadar ömrü uzatmak için hiç bir kesin pratik metod keşfedilmemiştir. Şüphesiz ki ölüm beşer hayatının doğal sonucudur ve hiç bir canlı varlık bundan kaçamaz.

1- YAŞLlLlK NEDENİ


İnsan bedeni takriben 60 trilyon hücreden teşekkül eder. Bu hücreler yeri geldikçe yaşlanırlar. Bu durumda hücreler hayatî ihtiyaçlarını zorlukla temin etmektedir.

Daha sonra çoğalmasında bir takım düzensizlikler meydana gelmekte ve ölmektedirler. Sinir ve kas hücreleri bir biri ardınca ölünce sert ve tek parça haline gelmekte, ölü hücrelerin çoğalmasının etkisiyle sinir ve adalelerin sertleşmesine tıp dilinde "soclerose" denilmektedir.

İlya Miçenikof bu olayın, varlıkların iç organlarında yer eden mikropların ürettiği toksinlerden oluştuğuna inanıyordu. Zira bu toksinler tedricen canlı hücreleri zehirlemektedir.

Pavlof sinirlerin özelliklede beynin dış basıncının yaşlılıkta önemli etkisi olduğuna inanıyordu. Ruhsal etkiler, üzüntü, ümitsizlik, dehşet ve sinir bedeni yıpratmakta ve güçsüzleştirmektedir.

Bu sinirsel yıpranmalar bir çok hastalıklara yol açmakta bu hastalıklar da sonuçta ölümle noktalanmaktadır. Ebedi yaşam rüyası boş bir hayeldir, ama insan ömrünün uzatılması ve yaşlılığa galib gelinmesinin mümkün olduğu kabul edilmektedir.

2- CETMOTOLOGİE VE GERİATRİ (YAŞLlLlK BİLİMİ)


Takriben üçyüz yıl önce biyoloji ilminden "geriatri" diye bir ilim dalı türedi. Bu ilmin hedefi yaşlılık kanunlarının pratik öğrenimi ve yaşlılığı önlemenin yollarıdır.

Bu ilmin ölümbilimle yakın bir ilişkisi vardır. Ölüm ile ilgili kanunları tanımak ve az da olsa ölümü erteleyebilmek bu bilimin alanına girmektedir. Ölüm bilimcilerinin görüşüne göre ölüm, hayati olaylarda düzensizlik neticesinde ortaya çıkmaktadır.

Şimdi bilginler doğal ve mantıki bir sınıra kadar ömrü uzatmanın yollarını aramaktalar. Bilginlerin yaşam sınırı hakkındaki görüşleri farklıdır.

Pavlof insanın tabii hayat sınırının 100 yıl olduğunu söylüyor. Miçenikof ise 100 ila 160 yıl olduğunu savunmaktadır. Alman bilgini Gutland beşerin normal yaşam süresinin 200 yıl olduğunu söylemektedir.

19. yüzyılın meşhur fizyoloğu Filoger 600 yıl, İngilizli Roger Bacon ise 1000 yıl olduğunu söylemektedir. Fakat bu bilginlerden hiçbirisi de kendi görüşlerini ispat edebilecek bir delile sahip değildir.

 

3- FRANSA’Ll BUFFON’UN TEORİSİ


Fransa’lı meşhur tabiat bilgini Buffon her varlığın doğal ömrünün gelişme sürecinin beş katı olduğuna inanıyordu. Örneğin devekuşunun gelişme süreci sekiz yıl, yaş ortalamasıysa 40 yıldır.

Atın gelişim süresi iki yıl, ömürü ise 15 ila 20 yıldır. Buffon bu yüzden insan ömrünün ortalama 100 yıl olduğuna inanıyordu. Zira insanın gelişim süresi 20 yıldır. Elbette Buffon’nun teorisinde bir çok istisnalar da vardır.

Bu sebeple bu formül de unutuluverdi. Zira, örneğin, bir koyunun gelişim süreci beş yıldır. Ama 10 ila 15 yıl yaşamaktadır. Papağanın gelişim süreci iki yıldır ama yüzyıla kadar yaşamaktadır.

Bazen devekuşu da üç yıla kadar gelişmekte ama 30 ila 40 yıl yaşamaktadır. Bilginler beşerin doğal hayatının sınırını tayin etme hususunda bir görüş birliğine varamamışlardır.

Onlar, ömrünün kısalmasına neden olan birtakım düzensizlik ve zararları ortadan kaldırmakla insanoğlunun 200 yıl yaşayacağına inanırlar ama bu ilmi veriler henüz bir teoridir. Ne var ki bunun gerçek dışı ve hayali birşey sanmakta doğru değildir.


4-İNSANlN YAŞ ORTALAMASl


Eski Yunanistan’da insan hayatının ortalaması 29 yıl, eski Roma’da ise biraz daha fazla idi. Onaltıncı yüzyılda Avrupa’da ki yaş ortalaması 21 yıldı. Onsekizinci yüzyılda ise 26 yıl oldu.

Ondokuzuncu yüzyılda 34. yıldı. Yirminci yüzyılların başlarında ise aniden 40 ila 50 yıla ulaştı. Bu rakamlar Avrupa kıtası ile ilgilidir. Çağdaş dünyada ömrün nisbeten artmasının başlıca delili çocukların ölümünün azalmasıdır.

Ama geri kalmış ve gelişmiş ülkeler arasında bu açıdan büyük farklar vardır. Örneğin Rusya’da yaş ortalaması 71 Hindistanda ise 30 yıldır. İnsanın yaş ortalaması hayvanlar arasında o kadar da fazla değildir. İnsanın nisbi hayatını (60 ila 80 yıl) diğer hayvanların yaşı ile mukayese etmek için aşağıdaki tabloya dikkat ediniz:

Tablo  
Ördek   300 yıl
Kaplumbağa   170 yıl
Kurbağa (sıçramayan türünde)   36 yıl
Karga   70 yıl
Devekuşu   35-40 yıl
Kartal   104 yıl
At   20-30 yıl
Koyun   12-14 yıl
Köpek   16-22 yıl
Yeşil Kurbağa   16 yıl
Papağan   90 yıl
Yabani Kaz   80 yıl
Şahin   162 yıl
İnek   25-30 yıl
Keçi   18-27 yıl
Kedi   10 yıl

İnsanoğlu, hayvanların en gelişmiş ve tekamül etmiş olanıdır. Ama tabloda da görüldüğü gibi insanın ömrü bir çok hayvandan daha az ve kısadır.

 

5-MİÇENİKOF TEORİSİ


Ama İlya Miçenikof’un teorisine bakacak olursak insanın nisbi yaşıyla diğer bazı küçük hayvanların yaşı arasındaki aşırı farklılığın nedeni daha kolay anlaşılır.

Miçenikof ölüm ve erken yaşlılığın hücrelerin zehirlenmesinden kaynaklandığını ve bu zehirlerin bağırsak bakterilerinin salgıladığı zehirler olduğuna inanıyordu. Kalın bağırsak diğer organlara oranla daha çok bakterilerin bulunduğu bir organdır.

Burada günde tahminen 130 trilyon mikrop üremektedir. Bu mikropların bazısı beden için zararlı değildir ama bazıları zehirlidir. Bu mikroplar, salgıladığı birtakım zehirler vasıtasıyla bedeni içten zehirlemektedir.

İhtimalen eşeyli-eşeysiz çoğalan hücreler de bu zehirler sebebiyle erken yaşlılığa düçar olmaktadır. Üstteki tabloda da görüldüğü gibi balıklar, sürüngenler ve kuşlar, memeli hayvanlardan daha çok yaşarlar.

Zira bu hayvanların kalın bağırsağı yoktur. veya kalın bağırsakları olsada gelişmeleri çok yavaş olmaktadır. Kuşlar arasında sadece deve kuşunun kalın bağırsağı vardır.

Dolayısıyla tobloda da gördüğünüz gibi en fazla 30 ila 40 yıl yaşamaktadır. Geviş getiren hayvanlar ise hepsinden daha az yaşamaktadır. Bunun nedeni ise kalın bağırsağın hızlı gelişmesidir.

Yarasanın da küçük bir kalın bağırsağı vardır. Yarasanın ömrü beden açısından yarasa ile aynı konumda olan diğer böcekçil hayvanlardan daha fazladır. Bu da gösteriyorki uzun ömür ile kalın bağırsak arasında büyük bir ilişki vardır. Nitekim Miçenikof da bunun önemini vurgulamıştır.

Bazı kimseler kalın bağırsağı ameliyat edip aldırdıktan sonra uzun bir süre yaşamışlardır. Kesin olarak bu organın varlığı beden için zaruri değildir. Ama bazıları kalın bağırsağa rağmen uzun bir süre yaşamışlardır. Geriatristlerin amacı da bu kimselerdir.

 

6- GELECEĞİN İNSANl DAHA FAZLA YAŞAYACAKTlR


150 yıldan fazla yaşayan pek az insan vardır. Macaristan’lı bir köylü 1724 yılında 185 yaşında iken öldü. Söz konusu şahıs ömrünün sonuna kadar genç bir delikanlı gibi çalışıyordu.

Canrawel ise 170 yaşında ölmüştü. Eşi ise o zaman 164 yaşındaydı. Yani onlar 130 yıl birlikte yaşamışlardı. Eski Arnavut’lu Hude adında biri de 170 yıl yaşamıştır. Ölümü esnasında 200’den fazla evlat ve torunları vardı.

Bir kaçyıl önce de gazeteler Güney Amerika’da 207 yaşındaki birinin öldüğünü haber verdiler. Rusya’da 100 yıldan fazla yaşayan 30 bine yakın insan vardır.

Şimdi Rus bilginleri yaşlılığın sebeplerini bulmak ve uzun ömrün sırrına ulaşmak istemektedirler. Şüphesiz ki gelecekte ilim yaşlılığı yenecek ve böylece gelecekteki insan babalarından daha fazla yaşayacaktır.[320]

 


ÖLÜM HAKKlNDA MEŞHUR OLMAYAN BİR TEORİ


Son olarak bilmek gerekir ki ölüm ruhun bedenden ayrılmasından ibarettir. Ruhun bedenden ayrılmasının asıl nedeni acaba bizzat beden ve etkileri midir?

Ölümün sebebi cisim midir, ruh mu ölümün nedenidir, yoksa ruh göçmek istediğinde mi bedene iyi bakmamakta, böylece yıpranma, yaşlılık ve birtakım belirtiler ortaya çıkmaktadır?

Günümüzde bilginler birinci teoriyi kabul etmekte ve şöyle demektedirler: Bedenin içgüdüsel harareti bitince mizacın genel düzeni birbirine girmekte, uzuv ve güçleri görevlerini yapamamakta;

bedenin önemli organları yıpranmakta ve ebedilik kabiliyetini yitirmektedir. Ruh bedeni idare edemeyince de çaresiz ayrılmakta ve ölüm olayı gerçekleşmektedir. Nitekim bir şair şöyle demektedir:

"Ruh göçmek isteyince dedim ki gitme,

Dedi, "ama ne yapayım ev yıkılıyor!"

Ama bunlar karşısında meşhur İslam filozofu Sarda ikinci görüşü kabul etmekte ve "Esfar" adlı kitabında şöyle demektedir. Bedenin idaresi ruhun elindedir. Ruh bedeni istediği gibi idare etmektedir.

Bedene aşırı ihtiyacı olduğu müddetçe onu korumaktadır. Ama fazla bir bağımsızlığa kavuşur, bedene olan ihtiyacı azalırsa, bedene olan ilgisi de kalmaz ve sonuçta salgılarda bir çeşit zayıflık, gevşeklik, karışıklık görülmekte ve böylece yaşlılık belirtileri ortaya çıkmaktadır.

Şimdi eğer bu görüş ispat edilir ve ölüm tercihi nefsin eline verilirse Hz. Mehdi (a.s)’ın uzun ömrü meselesi daha da kolaylaşır o zaman da şöyle demek gerekir:

Hazret-i Mehdi’nin (a.s) mukaddes ruhu varlığının insanlık alemi ve alemlerin ıslahı için zaruri olduğunu hissetmektedir. Bu yüzden bedenini korumak ve dinç tutmak için sürekli çalışmaktadır.

Son olarak şunu hatırlatmak isterim ki ben şu anda bu iddiayı ispatlamak veya onu savunmak istemiyorum. Sadece meşhur olmayan bir teori olarak sunuyor ve tasdik ediyorum ki bu, yeni ve alışılmadık bir görüştür.

Ama şu anda acele etmemek gerekir. Sathi ve yüzeysel bir bakış ile reddetmemeliyiz. Nefsin hakikati, tesir niceliği, ilişki niteliği, etkileme ve etkilenme olayı bütünüyle tanındığı taktirde kesin bir hüküm verilebilir.

Bu olay da oldukça zor bir meseledir. Bir takım teferruatlı felsefi ve psikolojik etüdleri ve derin ve köklü biyolojik deneyleri gerektirmektedir. Halihazırda bu konuda kesin hüküm verebilecek kadar bir bilgiye sahib değiliz.

Psikoloji ve ruh ile ilgili konular henüz ilk aşamada bulunmaktadır. Eğer bilim insanın ruhu ve bedenine gerekli ilgiyi gösterseydi bugün dünyanın manzarası bambaşka olurdu.

Dr. Alex Carll "Meçhul insan" adlı kitabında şöyle yazıyor: Biz bedenimiz hakkında eksik ve kısıtlı bilgiye sahibiz. Eğer Galile, Newton Lavoisier vb. kimseler fikri güçlerini insanın ruh ve bedeni üzerinde kullanmış olsaydı dünyanın bugünkü manzarası tümüyle bambaşka olurdu."

 

SONUÇ


Buraya kadar ki bahsimizden şu noktaları anlamış olduk:

1- İnsan ömrünün aşılması mümkün olmayan bir sınırı yoktur. Hiçbir bilgin insan için bir yaş sınırı tayin etmemiştir. Sadece ölümün kesin olduğu söylenmektedir.

Hatta bazı Doğu ve Batı bilginleri insan ömrünün bir sınırının olmadığını ve gelecekte ölüme bile çare bulacaklarını söylüyorlar veya en azından ölümü erteleyebileceklerini dile getiriyorlar.

Zaten bilginler de bu ilmi imkan ve başarı ümidiyle çalışmakta, gece-gündüz deneyler yapmaktadırlar. Bu yolda yapılan deneyler de hep başarılı olagelmiştir.

Bu da göstermektedir ki ölüm de diğer hastalıklar gibi birtakım nedenlerin sonucudur ki eğer nedenleri tanınır ve etkileri önlenebilirse ölümü ertelemek de mümkündür. Böylece insan bu ölüm denen korkunç canavarın elinden bir süre de olsa kurtulabilecektir.

Nasılki ilim ve bilim şimdiye kadar bir çok hastalıkları tanımış ve etkilerini önlemeyi başarabilmişse ileride ölümün gerçek nedenlerini de bulup etkilerini önleyebilir.

2- İnsan, hayvan ve bitkiler arasında diğer türdeşlerine oranla daha uzun yaşayan bir takım fertlerin varlığı inkar edilemez bir gerçektir. Bu istisnalar da o tür için aşılmaz bir yaş sınırının olmadığını göstermektedir.

Gerçi çoğu insanlar yüz yaşına gelmeden ölüyorlar, ama bu yüz yıldan fazla yaşamanın imkansız olması demek değildir. Zira yüz yıldan fazla yaşayan birçok insan görülmüştür.

150, 180 ve hatta 250 yaşındaki insanların varlığı insan ömrünün sınırı olmadığının en açık delilidir. İnsanın ikiyüz veya ikibin yıl yaşamasının ne farkı vardır.? Her ikisi de alışılmadık bir olaydır.

3- Yaşlılık önlenilmesi olası olmayan bir olay değildir. Aksine tedavi edilir bir hastalıktır. Nitekim tıp ilmi şimdiye kadar yüzlerce hastalığın nedenlerini keşfetmiş, bu hastalıklardan korunmanın yollarını bulmuş ve insanoğluna takdim etmiştir. Gelecekte de yaşlılığın nedenleri keşfedilecek ve bundan korunmanın yolları bulunacaktır.

Bazı bilginler gençlik iksirini bulmaya çalışıyorlar. Yorulmak bilmeyen bir çaba ve telaşla başarılı araştırma ve deneylerle meşgul olmaktadırlar. Öyle ki yakın bir gelecekte insan yaşlılık ve yıpranmanın nedenlerine galebe çalacak ve bu genel hastalıktan kurtulmanın yollarını keşfedecektir. Böylece insan uzun bir süre genç ve dinç bir şekilde yaşayacaktır.

Mezkur bilgiler ve bilginlerin itiraflarına teveccüh eden herkes tasdik eder ki cismani terkibler açısından tam bir itidal içinde olan, kalp, sinir, böbrek, karaciğer, beyin, mide vb. tüm organları ve güçleri salim olan, tüm sağlık bilgilerini bilip riayet eden, yiyecek ve içeceklerin tüm fayda ve zararlarını bilip faydalarını alan ve zararlarından sakınan,

tüm mikropları ve bu mikropların nedenlerini tanıyan tüm hastalıklardan özellikle de yaşlılıktan korunmanın yollarını bilen, zehir ve helak edici şeyleri tümüyle tanıyan ve onlardan korunan,

vücuduna gerekli vitamin vb organik maddeleri temin eden, kalıtım yoluyla hiç bir hastalık taşımayan sinir ve beyin yıpranmasına ve birçok hastalıklara sebeb olan ruhsal ızdırap ve çirkin ahlaklardan münezzeh olan,

ruh ve bedenin huzur kaynağı olan iyi ahlaka sahib olan, cismani terkiplerini idare edecek ve kemal derecesine ulaşmış insani bir ruha sahib olan bir kimse, türdeşlerinin birkaç katı ve hatta binlerce yıl daha fazla yaşayabilir. Bilim böylesine uzun bir ömrü mümkün olarak görmekle beraber isbat etmiştirde.

O halde Hz. Mehdi’nin (a.s) uzun ömrü de garipsenmemelidir. Zira ilim de belirli ölçülere uyulduğu takdirde bunun mümkün olduğunu kabul etmektedir. Eğer böyle bir insanın varlığı kâinat için zaruri olur ve uzun yaşaması gerekirse Allah Teala mutlak kudretiyle ona bu imkanı sağlar.

Evet, ilmi veriler böyle bir seçkin ferdin imkanını ispat etmektedir. Ama onun var olduğunu nasıl anlayabiliriz?

Daha önce de akli ve nakli delillerle insanlık için imamın varlığının gerekli ve zaruri olduğunu gördük. Bir çok hadislerde imamların oniki kişi olduğu yer almıştır.

Ayrıca 12. İmam’ın va’dedilmiş Mehdi ve İmam Hasan Askeri’nin oğlu olduğunu, gaybet halinde bulunduğunu ve bu hususta yüzlerce hadis nakledildiğini ispat ettik. Daha sonra da mezkur konular ve fen sahibi bilginlerin de teyidiyle böylesi alışılmadık bir ömrün mümkün olduğunu tespit ettik.


TARİHİN UZUN ÖMÜRLÜLERİ


Yaratılış düzeni böylesine uzun bir ömürü başkalarına değil de neden sadece İmam Mehdi’ye (a.s) vermiştir? sorusuna karşı "Aksine, dünyada eşine az rastlanılan fertler hep var olagelmiştir.

Bunlardan biri de Hz. Nuh (a.s)’dır." demek yerinde bir cevap olmayacak mıdır? Bazı tarihçiler Hz. Nuh’un 2500 yıl yaşadığını söylüyorlar. Tevrat’ta ise 950 yıl yaşadığı yazılmaktadır.

Kuran-ı Kerim sarih bir şekilde Hz. Nuh’un 950 yıl kavmi arasında davet ettiğini söylemektedir. Ankebut suresinde şöyle geçer: "Andolsun biz Nuh’u kendi kavmine (peygamber olarak) gönderdik o da içlerinde elli yılı eksik olmak üzere bin sene yaşadı." (Ankebut/14)

Tarihçilerin sözünden şüphelenilebilinse de Kur’an’ın şüphe götürmediği ortadadır. Kur’an, Hz. Nuh’un tam 950 yıl kavmini tevhide davet ettiğini söylüyor, ki bu yaşam süresi tümüyle alışılmadık bir hadisedir.

Bu ayetin müteşabih olmadığı da ortadadır. Mana ve mefhum açısından ibham ve icmali de yok… Arapça’yı biraz bilen bir insan bu ayeti tefsir edebilir. Eğer bu ayet de müteşabih ise o halde Kur’an’da muhkem bir ayet yoktur demek zorunda kalırız.

Ben bu insanların sözleri için hiçbir dayanak bulamıyorum. O halde bunların Kur’an’ın aslını inkar ettiklerini ama bunu açıkça söyleyemediklerini bilmek gerekir.

Mes’udi, kitabında bazı uzun ömürlü kimselerin adlarını ve ömürlerini yazmıştır. Örneğin: Adem 930 yıl, Şeys 912 yıl, Enuş 960 yıl, Kenan 920 yıl, Mehlail 700 yıl, Lut 733 yıl, İdris 300 yıl, Metuşalih 960 yıl, Lemek 790 yıl, Nuh 950 yıl, İbrahim 195 yıl, Kiyumers 1000 yıl, Cemşid 600 yıl, Ömer b. Amir 800 yıl, Ad 1200 yıl.[321]

Tarih, hadis ve Tevrat’a müracaat edilirse böyle kimselerden bir çok örnekler görülür… Ama hatırlatmak gerekir ki bu uzun ömürlerin başlıca kaynağı sırf Tevrat ve onun tarihidir ki tahkik ehli olan herkes Tevrat’ın tahrif olduğunu bilir,

üstelik rivayetleri de yakin ifade etmemektedir, sıhhatlı olmadığı için de bunları tartışmaktan kaçındım ve uzun ömrü hakkında ikame edilen şahitler arasında sadece Hz. Nuh’un (a.s) uzun ömrü ile yetiniyoruz.

Bu konuda daha geniş bilgi edinmek için "El- Muammerun vel Vesaya" kitabına (Ebi Hatem Secistani yazmıştır.) Ebu Reyhani’nin "El- Asar-ul Bakiye" adlı değerli eserine ve benzeri tarih kitaplarına müracaat edebilirsiniz.