Kurtuluş Beklentisi Ve Geri Kalmışlığın Sebebi

Şia'ya dil uzatmak için söz konusu edilen mevzulardan biri de bu mektebe inanların kurtuluş beklentisi içinde olmaları ve Mehdi’ye (a.s) inanmalardır. Bazıları "Şia'nin geri kalmışlığının sebeplerinden biri gaybî bir kurtarıcıya iman etmeleridir.

Bu inanç şiileri pasıfleştirerek, sosyal girişimlerden alıkoymuştur. Çünkü onlar sosyal işlerin ıslahını Mehdi’den bekliyorlar." diye şia'yı eliştiriyorlar.

Bu kısa inceleme de müslümanların ve Şia'nın geri kalmışlığının sebeplerini araştırmaya fırsatımız yoktur ama özet olarak şöyle diyebiliriz: Müslümanların gerikalmışlığının sebebi, İslamî inanç ve hükümler değildir elbette.

İslam alemini sefalete düşüren şey, dış etkenlerdir. Kesin olarak diyebiliriz ki semâvî dinlerden hiçbirisi İslâm kadar sosyal ilerlemeyi ve insanlığın terakki ve azametini üstelememiştir.

İslâm fesat ve zulümle savaşmayı ve kötülükten alıkoymayı, müslümanların kesin vazifelerinden biri olarak kabul etmiş ve sosyal ıslahatı, adaletseverliği ve iyiliği emretmeyi dinî farzların başında saymıştır.

İyiliği emretme ve kötülükten sakındırmaya o kadar önem vermiştir ki bu iş için bir grubu hazırlamayı ve techiz etmeyi tüm müslümanlara farz kılmıştır.

Allah-u Teala Al-i İmran suresinin 104. ayetinde şöyle buyurmaktadır: "Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun, kurtuluşa erenler işte bunlardır."

Kur’ân-ı Kerim bu büyük görevi müslümanların üstünlük ölçüşü olarak kabul etmekte ve Al-i İmran suresinin 110. ayetinde şöyle buyurmaktadır: "Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz."

İslâm Peygamber’i (s.a.a) de müslümanların işlerinin ıslahı için çalışmayı, İslâm’ın rükünlerinden biri saymış ve şöyle buyurmuştur: "Herkim İslâm dünyasının sosyal işlerinde ilgisiz olur, önemsemez ve çalışmazsa müslüman değildir."

Kur’an-ı Kerim müslümanlara, düşman karşısında donanmış ve hazırlıklı olmayı emrederek Enfâl suresinin 60. ayetinde şöyle buyurmaktadır: "Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın."

Bu çeşit ayet ve yüzlerce hadise rağmen İslâm’ın müslümanlara, dünyadaki bunca tekniksel ve ilmî gelişmeleri görmezlikten gelmeleri, İslâm dünyasını tehdit eden tehlikeleri küçümsemeleri,

İslâm ve müslümanlara seyirci kalarak sırf vadedilmiş Mehdi’yi beklemeleri için izin verdiği söylenilebilir mi? Müslümanlar, İslâm dünyasına vurulan darbeler karşısında susup "Allah’ım,

Mehdi’nin zuhurunu yakın kıl!" diyerek sırf duayla ağır sorumluluklarından kaçabilirler mi? Biz bu kitapta kurtuluşu beklemenin bu kitapta sosyal soanların üstesinden gelmek toplumda ve adaletı yaygınlaştırmak için itici bir güç olarak çok olumlu bir olduğunu açıkladık;

biri kalplerinde ümit ışığı sönenler asla başarı ve saadet çaba göstermezler, oysa başarı beklentisi içinde olanlarsa ellerinden geldiğince çalışır, hedefe ulaşmak için tüm yolları deneyerek malum bir doğrultusunda kendilerini hazırlarlar.

Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Al-i Muhammed’in hükümeti kesinlikle kurulacaktır. O halde Kâim’imizin (Mehdi’nin) ashab ve dostlarından olmak isteyenler dikkatli olmalı, sakınmalı, iyi ahlak ile ahlaklanmalı ve Al-i Muhammed’in Kâim’inden kurtuluş beklemelidir.

Kâim’imizin zuhuru için böyle bir hazırlık gören ve beklenti içinde olan ama tevfik elde edemeyen ve Onun zuhurundan önce ölen kimseler Onun dostlarının sevabına nâil olacaklardır.

" İmam (a.s) daha sonra şöyle buyuruyor: "Ciddi bir şekilde çalışınız. Başarı ve kurtuluş hususunda ümitli olunuz. Ey Allah’ın teveccüh ettiği kimseler! Başarı ve zafer sizlere kutlu olsun!"[1]

İslam, müslümanların savaş mucadele ve fedakarlığa hazırlık olması meselesine o kadar önem vermiştir ki İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Bir tek ok saklamakla olsa da Mehdi’nin (a.s) zuhuru için hazırlanın".[2]

Allah Tealâ dünyanın karışık durumunu, müslümanlar vasıtasıyla ıslah etmeyi, zulüm sistemini ortadan kaldırmayı, küfür ve maddeciliği yoketmeyi ve mukaddes İslam dinini yaymayı irade etmiştir.

Şüphe yok ki böyle büyük ve evrensel bir inkılâp, salahiyyet ve liyakâtı gerektirmekte olup, ön hazırlık görülmeksizin gerçekleşmeyecektir.

Kur’an-ı Kerim de bu meseleyi tastik etmekte ve yeryüzünde bu kudreti elde etmek için ön şartların varlığını gerekli bilmektedir. Allah Tealâ Enbiyâ suresinin 105.

ayetinde şöyle buyurmaktadır: "Andolsun biz Zikir’den (Tevrat), sonra Zebur’da da "Hiç şüphesiz yer yüzüne salih kullarım varisçi olacaktır" diye yazdık.

" Bütün bu zikredilenler ışığında büyük inkılâbın öncüleri olan msülümanların bu hususta hazırlıklı olmaları bağlamında hiçbir sorumluluklarının olmadığı söylenebilir mi? Bunun mantıktan uzak olduğu apaçık ortadadır.