gerekli fikri ortamın oluşması, MUSTAZ’AFLARIN SON ZAFERİ

gerekli fikri ortamın oluşması

 

İnsanlar arasında bunca ihtilaf sebepleri ve farklı inançlar olmasına rağmen tüm dünyanın bir hükümet tarafından idare edilmesi ve dünyadaki tüm güçlerin Hz. Mehdi’nin (a.s) devletinin eline geçmesi imkansız mıdır? Dünyanın genel durumu, beşerin akıl, idrak ve ilmi bu aşamada olduğu müddetçe elbette ki cihanşumul bir hükümet kurmak muhal bir şeydir.

Ama bilindiği gibi insanoğlunun düşünce medeniyet ve bilgi düzeyi geçen asırlarda olduğu şekliyle yerinde saymamış sürekli bir ilerleme kaydetmiş ve bu aşamaya gelmiş; şu andaki düzeyde de kalmayacaktır.
Kesin olarak söylemek gerekir ki beşerin ilmi düzeyi günden güne ilerlemektedir ve gelecektede düşünce, medeniyet ve sosyal çıkarları kavrama bağlamında en yüce düzeye varacaktır.

Bilindiği gibi bencillik ve menfaatcilik insanoğlunun tabii ve fıtrıˆ duygusudur, onu iş ve güce iten en büyük güç ve etken de bu kemale ulaşma isteği, saadet temini ve menfaat elde etme duygusudur.
Her ferd kendi çıkarları için çalışmakta, bu yoldaki engelleri ortadan kaldırmak istemektedir; bu arada başkalarının menfaatini gözetme istememektedir.

İnsan kendi menfaatlerini korumanın yolunu başkalarının menfaatini gözetmeden geçtiği görürse o zaman başkalarının menfaatlerini de gözetir ve kendi menfaatlerinin bir kısmını onlara feda etmeyi göze alır.
İnsanın mutlak bencillikten kurtulup başkalarının menfaatlerini de gözettiği ilk aşama evliliktir. Zira eşlerden herbiri diğerine muhtaç olduğunu anlamış ve bu yüzden de birleşmişlerdir.

Bu ilişkinin devamı için de bencilliklerini azaltmak ve karşılıklı menfaatlerini gözetlemek zorundadırlar. Kadın ve erkeğin evliliğiyle aile kurumu vücuda gelmektedir. Hakikatte aile fertlerinden her biri sadece kendi saadet ve kemalini elde etmek istemektedir.
Ama kendi saadetinin aile fertlerinin saadetine bağlı olduğunu görünce onların saadetini de istemekte ve böylece karşılıklı bir yardımlaşma içine girmektedir.

İkinci aşamada insan daha geniş bir topluluk oluşturarak onların müşterek çıkarlar uğruna şahsi çıkarılarından göz yummayı öğrenmiştir. Akrabalık bölgeleri mihveri üzerine kurulu kabileler bunun bir örneğidir. Bir kabile ferdi, aynı kabileye mansup fertlerinin menfaatlerini de gözetmeyi kabullenmiştir.
Bu sürecin devamında ve özellikle kendini savunmanın oluşturduğu zaruretler gereği daha büyük topluluklar oluştu ve millet ve ülkeler meydana geldi.

İnsanoğlunun düşüncesi şu anda bir ülkeyi bir aile sayacak dereceye ulaşmış bulunmaktadır. O, ülkesinin fertlerini ailesinin fertleri saymaktadır. Kamuoyunun mallarını ve o ülkenin zenginlik kaynaklarını o ülke bireylerinin malı bilmektedir.
Bu ülkenin ilerlemesinden kıvanç duymaktadır. Dil, soy, şehir ve köy farklılıklarını görmezlikten gelmektedir. Kendi saadetini ülke halkının saadetinde görmektedir.

Şüphesiz ki ülke fertleri arasındaki ilişkiler her ne kadar güçlenir ve ihtilaflar azalırsa o ülkenin ilerleme ve kalkınması da o kadar hızlanacaktır. Beşerin bugünkü medeniyet ve ilerleme seviyesi kolayca elde edilmemiştir, asırlar boyu ve binlerce tecrübe sonunda böyle bir aşamaya ulaşabilmiştir.
İnsan düşüncesi binlerce yıl boyunca çeşitli olaylar sebebiyle böylesi yüce bir aşamaya gelebilmiştir. O artık mutlak bencillik ve dargörüşlülükten geçmişe oranla biraz daha uzaklaşmış, ama henüz yeterli seviyeye gelememiştir.

Dolayısıyla bu kadarıyla da yetinmeyecektir. Şu anda ilim ve sanayi alanındaki gelişmeler sebebiyle dünya ülkeleri arasında sıkı bir irtibat ve ilişki kurulmuş durumdadır. Eskiden aylar boyunca katedilen mesafeler bugün birkaç saat veya dakikada katedilmektedir.
İnsanların birbirinden uzaklaştıran mesafeler oldukça kısaltılmış ve ilişkiler kolaylaştırılmıştır, iletişim ve propaganda araçları kültürleri birbirine yakınlaştırmaktadır.

Böylece çeşitli sesini ülkelerin durumu ve olayları birbiriyle ilişkili hale gelmiştir. Şu anda insanlar artık ülke kapılarının kapatılıp inziva halinde yaşanılmayacağını anlamış durumdadır.
Bir ülke topluluğunun tek başına kendi ülke fertlerinin saadetini temin edemeyeceği anlaşılmıştır. Bu yüzden her ülke kendi topluluğunu ilişkiler yönünden daha da güçlendirmeye çalışmaktadır.

Bu istek bazen "federatif Cumhuriyetler birliği" şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bazen bloklar şeklinde tecessüm etmekte bazen "İslami devletler birliği" şeklinde, bazen de daha başka tasnifler şeklinde tezahur etmekte boy göstermektedir. Bütün bu ve benzeri birlikler beşerin fikri gelişiminin bir nişanesidir.
Bugün insanoğlu bu birlikleri genişletmeye çalışmakta ve böylece uluslararası buhranları halletmek ve yeryüzü sakinlerinin refahını sağlamak istemektedir.

Bazı bilim adamlarına göre beşerin günümüzdeki yayılmacılığı, genel bir inkılabın ön hazırlığıdır. İnsanlık dünyası çok geçmeden bu topluluk ve birliklerin de dünyanın korkunç buhranlarını halledemeyeceğini anlayacaktır. Bu birlikler bir sorunu halledemediği gibi sürtüşmeler sebebiyle sorunları daha da kompleks hale getirecektir.
Günümüz insanı tecrübe ve deney halindedir. Bu topluluklar vasıtasıyla da bencillik ve egoistliğini mümkün derecede ikna etmeye çalışmaktadır. Ama çok geçmeden bencillik ve dargörüşlülük duygusuyla insanın saadetinin temin edilemeyeceğini anlayacak,

yeryüzü muhitiyle, aile muhiti arasında hiç bir farkın olmadığını ve yeryüzü sakinlerinin bir aile konumunda olduğunu da anlayacak kendi mutluluğunu diğerlerinin dertlerini çözmekte olduğunun şuuruna varacak ve işte o zaman dünya insanları kalp ve fikirleiryle insanlar tek bir gövde mısalı mutluluk ve saadetinin birbirine bağlı olduğunun gerçeğini anlayacaklardır.
İnsanoğlu ihtilaf sebebi olan sınırlı temeller üzere kurulu kanun ve kararların dünyanın düzeni için yetersiz olduğunu bilecektir. Uluslararası toplulukların teşkili ve insan haklarının yazılması da insanların fikri tekamülü, bilinçlenmesi ve büyük fikirlerin doğuşu için bir ön hazırlıktır.

Gerçi bunlar da bazı süpergüçlerin nüfuzu sebebiyle tam uygulayamadılar ve ihtilaf sebebi olan sistemlerin üstesinden gelinemedi, ama bu tür fikirler sebebiyle insanoğlu için parlak bir gelecek öngörülebilir.
Dünyanın genel durum ve olaylarına bakarak yakın bir gelecekte insanoğlunun oldukça hassas bir yol kavşağına geleceğini tahmin etmek mümkündür. Bu yol kavşağı sadece maddecilik ya da halis tevhiddir.

Yani insanoğlu ya bütünüyle madde ve maddeciliğe teslim olup ilahi hükümleri terkedecektir ya da Allah’ın hükümlerine teslim olarak dünyadaki tüm buhranları ilahi kanunlarla halletmeye çalışacaktır.
Ama kesin olarak denilebilir ki beşerin dini ve ilahi yaratılışı değiştirilemeyeceğine göre, ilahi dinlerin ve özellikle de İslam’ın dediği gibi Allah’ın hizbi sonunda galib gelecektir.

Dünya hükümeti ve iktidar, salih ve layık insanların eline geçecektir. Büyük insanlık topluluğu insani faziletler, güzel ahlak ve doğru inançlar üzere kurulacaktır.
Tüm yalancı tanrılar ve bağnazlıklar ortadan kalkacaktır. Tüm evren bir olan Allah karşısında teslim olacaktır. Böylece Kur’an ve Peygamber’in (s.a.a) davetine icabet edecektir.

Evet Kur’an-ı Kerim, Ehl-i kitab olanlara şöyle bir teklifte bulunmaktadır: "Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda müşterek (olacak) bir kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp kimimiz kimimizi Rabler edinmeyelim". (Al-i İmran/64)
Kur’an-ı Kerim bu cihanşumul inkılab programının salahiyetli ve layık insanlar eliyle gerçekleşeceğini söylemektedir. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) de şöyle buyurmuştur: Beşerin dağınık görüşlerini,

inançlarını ve çeşitli fikirlerini bir yerde ve bir hedefe doğru merkezleştiren, insanların aklını kamil kılıp uyandıran, düşmanlık ve ihtilaf sebeblerini ortadan kaldıran ve dünyada sulh ve sefa yaratan, fevkalade ve layık insan İslam Peygamberi’nin soyundan olan va’dedilmiş Hz. Mehdi’dir."
Hz. İmam Ebu Cafer (a.s) de buyurmuştur ki: "Kâimimiz kıyam edince kulların başına elini sürecek ve onların dağınık fikirlerini bir yere toplayacaktır. Onları bir hedefe doğru yöneltecek ve onlarda beğenilmiş ahlakı kemal haddine ulaştıracaktır."[347]

Hz. Ali b. Ebi Talib (a.s) de şöyle buyuruyor: "Kâimimiz kıyam edince insanların kalbindeki düşmanlık ve ihtilaf sebeblerini kökten kazıyacaktır. Böylece genel bir asayiş ve emniyet meydana gelecektir."[348]

Hz. İmam Bakır (a.s) şöyle buyuruyor: "Kâimimiz kıyam edince yeryüzünün tüm maden ve hazineleri ile halka ait her şey onun eline geçecektir."[349]


MUSTAZ’AFLARIN SON ZAFERİ


Yeryüzünün her bir köşesinde bir zalim ve müstekbir, zayıf ve mustaz'aflara hükmetmekte, onların herşeyine musallat olmuş ve herkesi kudretinden korkar hale getirmiştir.

Bunlardan başka süpergüç diye bilinen zulüm çete ve sistemleri dünyanın dört bir yanına egemenliklerini kurmaya çalışıyorlar. Bütün bunlara rağmen Hz. Mehdi (a.s) nasıl kıyam ederek zafere ulaşacaktır?

Bu sorunun cevabı şu ki; Hz. Mehdi’nin (a.s) zaferi, dünya mustaz’aflarının zaferidir. (Ki dünyada çoğunluk da mustaz'aflardır ve dünyanın tüm güçleri de gerçekte onların elindedir.) Ama azınlık olan müstekbirlerin gerçek bir gücü yoktur.

Hz. Mehdi’nin zaferini mümkün kılan da bu gerçektir. Konunun açıklığa kavuşması için biraz açıklama yapmak gerekiyor.

Kur’an ayetleri ve hadislerden de anlaşıldığı gibi dünya mustaz’afları Mehdi’nin (a.s) rehberliğini yürüttüğü genel bir inkılab hareketiyle müstekbirlere galib gelecek,

onların tağuti rejimlerini kökten kazıyıp yok edecek ve dünyanın kudret ve idaresini ele geçirecektir. Allah Teala Kur’an’da şöyle buyuruyor: "Biz de istiyoruz ki yeryüzünde müstazaf olanlara, onları önderler yapalım, onları (yeryüzüne)mirasçı kılalım." (Kasas/5)

Görüldüğü gibi mezkur ayet, sonunda dünyanın kudret ve idaresinin mustaz'afların eline geçeceğini kesin bir şekilde müjdelemektedir. O halde Hz. Mehdi’nin (a.s) zaferi mustaz’afların müstekbirlere galebe çalmasıdır. Konunun daha iyi anlaşılması için birkaç noktaya dikkat etmek gerekir.

1- İstiz’af ne demektir ve mustaz’af kimlerdir?

2- Müstekbirlerin özellikleri nelerdir?

3- Niçin müstekbirler mustaz’aflara galıp olmuşlar?

4- Mustaz’aflar nasıl müstekbirlere galip olacaklar?

5- O cihanşumul büyük inkılabın rehberi kim olacaktır?

Kur’an’da mustaz’af, müstekbirler karşısında zikredilmiştir. Bu yüzden bu ikisini birlikte ele almamız gerekiyor. Kur’an’da müstekbirler için bir takım özellikler zikredilmiştir. Müstekbirlerden biri olan Firavun hakkında şöyle denilmektedir:

"Gerçek şu ki Firavun yeryüzünde büyüklenmiş ve oranın halkını bir takım fırkalara ayırarak bölmüştü. Onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı." (Kasas/4)

Bu ayette Firavun için üç alamet zikredilmiştir:

1- İstikbar ve büyüklenmek

2- İnsanlar arasında ihtilaf ve tefrika çıkarmak

3- Fesat ve bozgunculuk

Başka bir ayette şöyle geçmektedir: "Çünkü Firavun gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı." (Yunus/83)

Bu ayette israf ve ölçüyü taşırmak da müstekbirlerin sıfatlarından biri sayılmaktadır. Diğer bir ayette ise: "Böylelikle kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar fasık bir kavimdi." (Zuhruf/54)

Bu ayette de insanları küçümsemek müstekbirlerin sıfatlarından biri sayılmış ve bunun da insanların boyun eğme ve itaat nedenlerinden biri olduğu söylenmiştir.

Başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da (yıkıma uğrattık.) Andolsun Musa onlara apaçık delillerle gelmişti. Ancak onlar yeryüzünde büyüklendiler." (Ankebut/39)

Bu ayette ise hakkı kabul etmemek istikbarın alametlerinden biri sayılmıştır. Başka bir ayetteyse şöyle buyurmuştur:

"Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler) içlerinden iman edip de onlarca zayıf bırakılanlara (mustaz’aflara) dediler ki:

"Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyormusunuz?" Onlar: "Biz, gerçekten onunla gönderilene inananlarız." dediler. Büyüklük taslayanlar (müstekbirler de şöyle) dedi: "Biz de gerçekten sizin inandığınızı tanımayanlarız." (A’raf/75-76)

Başka bir ayette küfür ve şirki yaymak müstekbirlerin alametlerinden biri sayılmıştır. "Za’fa uğratılanlar da büyüklük taslayanlara: "Hayır siz gece-gündüz hileli düzenler (kurup) bizim Allah’ı inkar etmemizi ve O’na eşler koşmamızı emrediyordunuz" dediler." (Sebe/33)

Görüldüğü gibi mezkur ayetlerde müstekbirler için tam yedi özellik sayılmaktadır:

1- Büyüklenme ve istikbar

2- İhtilaf ve tefrika çıkarmak

3- İsraf

4- Tahkir ve küçümsemek

5- İfsad ve bozgunculuk

6- Hakkı kabullenmemek

7- Küfür ve fesadı yaymak

Bu ayetlerin genelinden de anlaşıldığı üzere müstekbirler haksız yere kendilerinin diğerlerinden üstün olduğunu iddia ederek şöyle derler: "Biz siyasetçi, işbilir ve akıllı kimseleriz.

Sizin çıkarınızı sizlerden daha iyi biliyoruz. Sizin aklınız kendi maslahatlarınızı anlayacak durumda değildir. Bizlere itaat edin ki saadet ehli olasınız." İstikbarın önemli özelliklerinden biri ihtilaf ve tefrika çıkarmaktır.

Renk, soy din, mezheb dil, kavim, milliyet, ülke, şehir, memleket, vilayet vb. yüzlerce ihtilaf sebebi olan etkenler nedeniyle insanlar arasında ihtilaf ve tefrika çıkarmaktadırlar. Halka egemen olabilmek için küfür,

şirk fesad ve günahları yayarlar, bu vesileyle yönetim merkezlerini kendi ellerine alır, mallarına el koyar ve servetleri keyfi bir şekilde harcarlar; ülkeyi savunmak bahanesiyle ordu ve silah temin ederler,

güya asayiş ve ihtiyaçların temini için kendi lehlerine bir takım adli ve idari teşkilatlar kurar ve beytulmalı istedikleri şekilde har vurup harman savururlar, istediklerine bağışta bulunurlar.

Gerçekte ise onlar yalancılardır, kendi hakimiyetlerini sürdürmekten başka amaçları yoktur. Müstekbirler gerçekte büyük değillerdir, güçleri yoktur. Yalan ve hilelerle halkın gücünü kendi güçleri olarak kullanır ve onları tahkir ederler.

Buradan mustaz'afın manası da anlaşılmaktadır: Mustaz'af zayıf ve güçsüz demek değildir. Mustaz'af, aslında müstekbirlerin telkinleri, hilekarlıkları ve yalancı propogandaları sebebiyle asıl gücünü unutmuş,

kulluk ve zillete düşmüş kimse demektir. Gerçek güç bizzat halkındır. Yer, su, hava doğal kaynaklar, iş gücü, ilim sanat ve buluş gücü hep halka aittir. Ordunun gücü adalet ve idari güç… hepsi halkındır.

İlim, buluş ve sanayi gücü de milletin fertlerine aittir. O halde toplumsal kudretin kaynağı bizzat halktır. Eğer halkın işbirliği ve yardımı olmazsa zorba yöneticilerin ne güçleri vardır?

Ama müstekbirler hile, yalan ve propogandalar vasıtasıyla halkı kendi kimliğinden uzaklaştırmış ve zayıf düşürmüştür. Onları kendileri vasıtasıyla ezmekte ve sömürmektedirler, müstekbirler azınlıktır, ama tarih boyunca halkları cahil ve zayıf düşürmeye çalışmış buna dayanarakta onlara hakimiyet kurmuşlardır.

İlahi peygamberler bu zayıf düşürülen halkları uyandırmakla görevlendirilmişlerdi. Böylece onları kendi fıtri ve ilahi güçlerinden haberdar ederek özgürlüğe kavuşturmak istiyorlardı.

Peygamberler daima müstekbirleri ifşa etmek, onların yalancı güç ve kudretlerini yok etmek için çalıştılar, mustaz'afları müstekbir ve tağutların yalancı kudretleri karşısında kıyam etmeye ve sömürgecilik bağlarını parçalayıp koparmaya teşvik ettiler.

Hz. İbrahim (a.s) Nemrud adlı tağuta karşı kıyam etti, Hz. Musa (a.s) Firavun’a karşı kıyam etti, Hz. İsa (a.s) asrının zalim ve zorbaları karşısında kıyam ederek mahrumları kurtarmaya çalıştı.

Hz. Muhammed (s.a.a) de Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Ebu Leheb, Kayser ve Kisralar karşısında kıyam etti ve mustaz'afları kurtarmak için cihada koyuldu. Peygamberler müstekbirlerin aksine hep halkı uyandırmaya çalışmışlardır.

Şirk, putperestlik ve fesatla savaşmış, halkı tevhid ve vahdete davet etmiş, zulüm ve zorbalığa karşı çıkmışlardır. Nitekim Allah Teala da Kur’an’da şöyle buyurmaktadır:

"Andolsun biz her ümmete: Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının" (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik." (Nahl/36)

Kur’an şöyle buyurmaktadır: "Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa o sapasağlam bir kulpa yapışmıştır." (Bakara/256)

Kur’an mustaz'afları kurtarmak için cihad etmeyi de müslümanların görevlerinden biri olarak kabul etmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Size ne oluyor ki Allah yolunda ve: "Rabbimiz bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar,

bize katından bir veli (koruyucu, sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla" diyen mustaz'afi erkekler, kadınlar ve çocukların adına savaşmıyorsunuz?

İman edenler Allah yolunda savaşırlar küfredenler de tağutun yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz şeytanın hileli düzeni pek zayıftır." (Nisa/75-76)

Buraya kadar ki bahsimiz neticesinde şu dört mesele ispat edilmiş oldu:

1- Halka hükümet eden müstekbirler azınlıktır, hakiki bir güçleri yoktur. Onlar sadece Allah'ın mustaz’aflara vermiş olduğu güc kullanmakta ve onları zayıf düşürmektedirler.

2- Mustaz’aflar halkın çoğunluğu olup Allah'ın verdiği gerçek kudretin sahibleridir. Onlar zayıf ve güçsüz değillerdir; müstekbirlerin telkinleri vasıtasıyla kendilerini zayıf sanmaktadırlar.

3- Mustaz'afların talihsizliğinin en önemli etkeni onların zayıf oldukları duygusuna kapılmalarıdır. Onlar müstekbirleri güçlü sandıkları için onların oyuncağı olmaktadırlar.

Onlara itaat ederek her türlü mahrumiyet ve zillete razı olmaktadırlar. Ve muhalefet etmeye cesaret edemezler. Mustaz'af halkın en zor ve tedavisi imkansız hastalığı kendi büyük güçlerini unutmaları ve müstekbirlerin yalancı güçleri karşısında kömpleksedüşmeleridir.

Böylece sömürü ve zorbalığa kapı aralamakta ve tağutlara kendi elleriyle teslim olmaktadırlar.

4- Mustaz'af ve mahrum halkın tek kurtuluş yolu kaybettikleri güçlü ve büyük şahsiyetlerine yeniden kavuşmalarıdır. Genel bir inkılab ve saldırı ile tüm esaret bağlarını koparmalı ve müstekbirlerin hakimiyetini temelden kazımalıdırlar. Bu mümkün bir şeydir. Eğer bilginler, kaşifler, işçiler, memurlar, ordu mensupları, çiftçiler,

zanaatkarlar diğer meslek sahipleri kendilerine gelir ve güçlerinin farkına varırlarsa müstekbirlerin hükümeti bir anda kendiliğinden yıkılır. Eğer tüm güçler, beyinler, ordular ve silahlar mustaz'aflar için çalışır ve bu yolda seferber olursa artık müstekbirlerin ne gücü kalır ki?

Bu gerçi zordur, ama mümkündür. Kur’an da böyle aydın bir çağı müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır:

"Biz de istiyoruz ki yeryüzünde müstaz'aflara lütfedelim, onları önderler yapalım. Onları (ötekilerin mülküne) mirasçı kılalım. Ve (istiyoruz ki) onları yeryüzünde iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım…" (Kasas/5)

Bu cihanşumul inkılab Hz. Mehdi, muzaffer ve fedakar ashabı tarafından gerçekleştirilecektir. Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s) bir hadiste şöyle buyurmaktadır: "Kâimimiz kıyam edince Allah Teala elini kullarının başının üzerine koyacak, böylece onların akılları başlarına gelip kendilerini toparlayacaklardır."[350]

Kur’an-ı Kerim’de de yer aldığı üzere bu büyük ve kapsamlı inkılab din adına ve ilahi kanunları icra etmek için gerçekleşecektir. Bunun rehberi de Hz. Mehdi’dir (a.s). Salih ve fedakar müminler de onun yanında yer alacak ve cihad edeceklerdir.

Kur’an şöyle buyurmaktadır: "Allah içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara şöyle vadetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl "güç ve iktidar sahibi yaptıysak onları da yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacak,

kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim ki bundan sonra küfre saparsa işte onlar fasık olandır." (Nur/55)

Bazı hadislerde de yer aldığı üzere mezkur ayetten maksad Hz. Mehdi (a.s) ve ashabıdır. İslam dini onlar vasıtasıyla yayılacak ve tüm dinlere galib gelecektir.

Kur’an ve masumlardan nakledilen hadisler mustaz'afların gaflet uykusundan uyandıkları, büyük güçlerinin farkına vardıkları ve müstekbirlerin zayıflığının bilincine vardıkları bir günü müjdelemektedir.

Hz. Mehdi (a.s)’ın rehberliği sayesinde herkes tevhid bayrağı altında toplanacak, iman gücüyle tek saf halinde müstekbirler karşısında kıyam edecektir. Cihanşumul bir hareket ile istikbar rejimlerine karşı saldırıya geçecek ve onları birbiri ardınca devirecektir.

Küfür, şirk zulüm ve maddeciliğin kökten silinip atıldığı ilahi vaadlerin gerçekleştiği bir altın çağda her yeri adalet ve tevhid kuşatacaktır. Halk arasında ihtilaf kalkacak, ihtilaf nedenleri kökten kurutularak ve temelsiz sınırlar ortadan kaldırılacaktır. Tüm insanlar sulh, refah ve mutluluk içinde yaşayacaktır.