EHL-İ SÜNNET KİTAPLARINDA MEHDİ İLE İLGİLİ HADİSLER

EHL-İ SÜNNET KİTAPLARINDA MEHDİ İLE İLGİLİ HADİSLER


Biri kakişta ben bir sünni olarak "şia'ya ait hadis kaynaklarında yeralan bu mevzuyla ilgili hadislerde tereddüt ediyorum" diye bilir ve bu hadislerin Şia'ya özgü aldığunu ve Ehl-i Sünnet'in müteber kaynaklarında yer almadığını söyleyebilir..[16]

Böyle düşünen bir kardeşimize cevabımız ise şöylerdir: "Gerçi Ümeyye oğullarıyla Abbasiler döneminin zor şartları, o dönemin siyasetçilerinin baskısı ve şiddetli mezheb taassubları velayet, imamet ve Ehli Beyt hakkındaki hadislerin müzakere edilmesine ve kitaplarda yazılmasına izin vermiyordu.

Ama yine de Ehl-i Sünnetin hadis kitaplarını Mehdi ile ilgili hadislerle doludur. Örneğin: Abdullah, Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu naklediyor: "Ehl-i Beyt’imden adı da benim adım olan birisi araplara hükümet etmedikçe dünya son bulmaz."[17]

Tirmizi kendi Sahihinde bu hadisi nakletmiş ve "Bu hadis sahihtir" demiştir. Sonra Mehdi hakkında Hz. Ali (a.s), Ebu Said, Ümm-ü Seleme ve Ebu Hüreyre den de bir takım hadisler nakledildiğini keydetmiştir.[18] Hz. Ali b. Ebi Talib (a.s) Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

"Eğer (dünyanın sonuna) bir gün kalsa bile zulümle dolan dünyayı adaletle doldurması için benim Ehl-i Beyt’imden olan birisi mutlaka gönderilecektir.

"[19] Ümm-ü Seleme de Peygamber’den (s.a.a) şu hadisi duyduğunu nakleder: "Va’dedilmiş Mehdi benim Ehl-i Beyt’imden ve Fatıma’nın(a.s) evlatlarındandır.

"[20]Ebu Said duyduğunu Peygamber’den (s.a.a) şöyle işittiğini nakleder: "Bizim Mehdi’miz çıkık alınlı ve ince burunludur. Zulümle dolduktan sonra yeryüzünü adalet ile dolduracaktır.

O, yeryüzünde tam yedi yıl hükümet edecektir."[21]Hz. Ali (a.s) da Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu naklediyor: "Va’dedilmiş Mehdi benim Ehl-i Beyt’imdendir. Allah-u Tealâ onun için gerekli şartları bir gecede hazırlar."[22] Ebu Said ise Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakleder: "Yeryüzü zulümle dolacaktır.

Daha sonra Ehl-i Beyt’imden olan birisi zuhur edecek yedi veya dokuz yıl hüküm sürecek ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır."[23] Ebu Said Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Ahir zamanda sultan(ları) tarafından ümmetime şiddetli bir bela gelecektir. Öyle bir bela ki ondan daha şiddetlisi duyulmamıştır. Öyle ki geniş yeryüzü onlara daralacak ve zulümle dolacaktır.

Müminler bu zulümden kurtulmak için bir sığınak ve bir kurtarıcı bulamamacaklar. Daha sonra Allah-u Teala Ehl-i Beyt’imden birini zulümle dolan yeryüzünü adaletle doldurması için gönderecektir.

Gökyüzü ve yeryüzünün sakinleri ondan razı olacaklar. Yeryüzü bütün bitkilerini onlara yeşertecek ve gökyüzü sürekli onlara yağmur yağdıracaktır,

yedi veya dokuz yıl halk arasında yaşayacaktır ve Allah-u Teala’nın yeryüzüne indirdiği bunca hayır sebebiyle ölüler yeniden yaşamayı arzulayacaklardır."[24]Böyle hadisler Ehl-i Sünnet kitaplarında da oldukça çoktur. Ama bu bir kaç hadis iddiamızın ispatı için yeterli olduğunu sanıyorum.


BİR YAZARlN İTİRAZl


Mısırda basılmış olan El-Mehdiyye Fil-İslam adlı bir kitabın yazarı şöyle diyor: "Muhammed b. İsmail Buhari ve Müslim b. Haccac Nişaburi, Mehdi ile ilgili hadisleri mu’teber sihahtan sayılan ve rivayetleri dikkat ve ihtiyat ile yazılmış olan kitaplarında nakletmemişlerdir.

O hadisler Sünen-i Ebi Davud, İbn-i Mace, Tirmizi, Nesai, ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i gibi nakillerinde dikkat edilmemiş olan kitaplarda mevcuttur. Hadis alimleri ve bu cümleden İbn-i Haldun o hadisleri zayıf saymış ve reddetmiştir."[25]

İBN-İ HALDUN VE MEHDİ İLE İLGİLİ HADİSLER


Konunun açıklığa kavuşması için İbn-i Haldun’un sözlerini kısaca nakletmek istiyorum. Haldun, Mukaddime adlı kitabında şöyle yazmıştır: "Bütün müslümanlar arasında meşhur olduğu üzere ahir zamanda Peygamber’in Ehl-i Beyt’inden olan birisi zuhur edecek, dini güçlendirecek, adaleti yayacak ve tüm İslam ülkelerine hakim olacaktır.

" Bunların kaynak ve dayanağı ise Tirmizi, Ebu Davud, İbn-i Mace, Hakim, Taberani ve Musullu Ebu Ya’la gibi bilginlerin kitaplarında yer alan bir takım hadislerdir. Ama Mehdi’yi inkâr edenler bu hadisleri muhkem saymazlar. O halde biz Fatıma’nın soyundan olan Mehdi ile ilgili hadisleri ve inkâr edenlerin itirazını zikretmeliyiz ki hakikat açıklığa kavuşsun.

Ama önceden şunu bildirmek gerekir ki o hadislerin ravilerinin adil ve güvenilir olmadıklarını söyleyenler olsa ve öte yandan onların adil ve güvenilir olduğunu söyleyenler de bulunsa o hadisler itibardan düşer. Zira adil ve güvenilir olmadığı iddiası, adil ve güvenilir olduğu iddiasından daha önceliklidir.

Bazıları bizlere "Bu sakınca Sahih-i Müslim ve Buhari hadislerinin ravileri için de sözkonusudur. Zira onların adil ve güvenilir olmadıklarını söyleyenler de vardır." derse biz şöyle cevab veririz:

"Bu iki kitaptaki hadislerle amel etmek alimlerin, üzerinde icma ve ittifak ettikleri bir şeydir. Bu makbuliyet ve ittifak onların zayıflığını telafi etmektedir. Lâkin diğer kitaplar o iki kitabın derece ve mesabesinde değildir."[26]

İbn-i Haldun’un sözlerinin özeti buydu. Daha sonra da o hadislerin ravilerinden bazısını ele almış ve haklarındaki "cerh" ve "ta'dil"leriyle ilgili iddiaları nakletmiştir.


HADİSLERİN MÜTEVATİR OLMASl


Biz cevab olarak şöyle diyoruz: "Ehl-i Sünnet alimlerinden çoğu Mehdi ile ilgili hadisleri mütevatir olarak kabul etmişlerdir. Veya en azından mütevatir oluşunu tenkit konusu yapmadan başkalarından nakletmişlerdir. Örneğin İbn-i Hacer-i Haysemi "Es-Sevaik-ül Muhrika" kitabında,

Şeblenci "Nur-ül Ebsar" kitabında, İbn-i Sabbağ "El-Fusul-ül Muhimme", Muhammed Es-Sabban "İs’af-ür Rağibin, Genci-i Şafiî El-Beyan kitabında, Şeyh Mansur Ali "Ğayet-ul Me’mul" ’da,

Suveydi "Sebaik-uz Zeheb" adlı kitapta Hz. Mehdi ile ilgi hadislerin mütevatir olduğunu yazmışlerdır. Tevatür ise bazı hadislerde var olan senet zayıflığını telafi etmektedir.

Askalani şöyle yazar: "Mütevatir haberler yakin ifade eder; binaenaleyh onlarla amel etmek için tartışmaya gerek yoktur."[27]

Şafii müftüsu ve şeyh-ül islam Seyyid Ahmed şöyle diyor: "Mehdi hakkındaki hadisler sayı yönünden çok ve mütevatir hadislerdir. Bu hadislerden bazısı sahih, bazısı hasen ve bazısı da zayıftır.

Bu hadislerden dir çoğu senet yönünden zayıftır; ama sayı yönünden çok olması ve ravi ve kaydedenlerinin fazla oluşu o hadislerin birbirini güçlendirmesine ve neticede yakın ifade etmesine yetmektedir."[28]

Velhasıl Resulullah’ın (s.a.a) ashabından olan çok sayıda kişi Hz. Mehdi (s.a) ile ilgili hadisleri rivayet etmişlerdir. Örneğin Abdurrahman b. Avf, Ebu Said El-Hudri, Kays b. Cabir, İbn-i Abbas, Cabir, İbn-i Mes’ud, Ali b. Ebi Talib (a.s), Ebu Hüreyre, Sevban, Selman-i Farisi, Ebu Emame, Hüzeyfe, Enes b. Malik Ümm-ü Seleme …

Bu hadisleri Ehl-i Sünnet muhaddis ve alimleri kendi kitablarında yazmışlardır. Örneğin: Ebu Davud, Ahmed, Tirmizi, İbn-i Mace, Hakim, Nesai, Taberani, Ravyani, Ebu Nuaym-i İsfahanî,

Deylemi, Beyhaki, Sa’lebi, Hameveyni, Menavi, İbn-i Meğazili, İbn-i Cevzi, Muhammed-us Sabban, Maverdi, Genci-i Şafii, Sem’âni, Harezmi, Şa’rani, Darakutni,

İbn-i Sebbağ-i Maliki, Şeblenci, Muhibbuddin Taberi, İbn-i Hacer-i Haysemi, Şeyh Mansur Ali Nasıf, Muhammed b. Talha, Celaluddin Siyuti, Şeyh Süleyman-i Hanefi, Kurtubi, Bağavi vb…

 

HER YERDE TAZ’İF ÖNCELİK TAŞIMAZ


Hakkında cerh ve taz'if (ravinin güvenilir olmadığı iddiası) olan İbn-i Haldun’un da zikrettiği ravilerin bir çoğunun tevsiki (güvenilir olduğu iddiası) de vardır.

Nitekim İbn-i Haldun da bunlardan bazısını zikretmiştir. Her yerde ve mutlak cerh'in ta’dil ve tevsike nisbeten mukaddem ve öncelikli olduğu söylemek de doğru değildir.

Zira belli bir sıfat taz’if ve cerh edenler nezdinde zaaf sebebi sayılsa bile başkaları nezdinde zaaf sebebi olarak kabul görmeyebilir. O halde sadece cerh eden kimsenin, cerh sebebini beyan ettiği taktirde sözüne itina gösterilir.

Askalani "Lisan-ul Mizan" kitabının önsözünde şöyle yazar: "Sadece sebebi sabit ve tayin edildiği taktirde taz’if, ta’dil ve tevsike mukaddemdir. Aksi taktirde cerh edenin sözüne itibar edilmez."

Ebu Bekir Ahmed b. Ali b. Sabit-i Bağdadi şöyle demiştir: "Ravileri hakkında bir takım ta’n ve taz’iflerin vaki olduğu bazı hadislere Buhari, Müslim ve Ebu Davud temessük ve ihticac etmişlerdir. Bu da gösteriyor ki; onların nezdinde bu ta’n ve taz’ifin sebebi malum olmadığı için bunlara itina göstermemişlerdir."[29]

Hatib ise şöyle yazıyor: "Ta’dil ve taz’if eşit olurlarsa, taz’if mukaddem ve önceliklidir. Ama eğer taz’if, ta’dilden daha az olursa bu hususta görüşler farklıdır.

En iyi söz şudur ki tafsile kail olup şöyle diyelim: Eğer taz’ifin sebebi zikredilmiş ve bize göre de yeterli sebebler ise o zaman taz'if mukaddemdir. Ama eğer sebebi zikredilmemişse ta’dil mukaddemdir."[30]

Velhasıl mutlak ve küllî olarak "Taz’if her yerde ta’dile öncelik taşır." demek doğru değildir. Eğer tüm taz’iflere itina edecek olursak elimizde şüphe götürmez çok az hadis kalır. Bu hususta hak sınırını aşamamak açıklığa kavuşması için daha dikkatli olmak gerekir.


Şİİ OLMAK ZAAF SEBEBİ OLABİLİR Mİ?


Zaaf sebeblerinden birinin de "şii olmak" olduğunu söyleyenler oluyor. Örneğin İbn-i Haldun Mehdi ile ilgili hadislerin ravilerinden biri olan Kutn b. Halife’yi sırf şii olduğu hasebiyle reddetmiş ve hakkında şöyle yazmıştır:"Acelî, "hadis açısından Kutn’un iyi olduğunu ama biraz Şia’ya temayülü bulunduğunu" söylüyor.

Ahmed b. Abdullah b. Yunus ise şöyle diyor: "Kutn ile karşılaşıyordum ama onu bir köpek gibi terkediyordum." Ebu Bekr b. Ayyaş ise şöyle diyor: Kutn b. Halife’nin hadislerini sırf şii olduğu için terkettim. Ama Ahmed, Yahya b. Kuttan, İbn-i Muin, Nesai ve diğerleri onu güvenilir bulmuş ve tevsik etmişlerdir."[31]

Hakeza İbn-i Haldun bu hadis ricallerinden biri olan Harun hakkında da şöyle yazmaktadır: "Harun, şiilerin çocuklarındandır."[32] Bazıları o hadislerin ricallerinden biri olan Yezid b. Ebi Ziyad’ı icmalen taz’if etmişlerdir.

Ama bazıları taz’ifin sebebini de beyan etmişlerdir. Muhammed b. Fuzeyl, şöyle diyor: "Yezid b. Ebi Ziyad şia’nin önde gelenlerinden idi." İbn-i Adiyy ise şöyle der: "Yezid b. Ebi Ziyad Kufe’nin Şiilerindendi."[33]

İbn-i Haldun Ammar-ı Zehebi hakkında şöyle yazar: Gerçi Ahmed, İbn-i Muin, Ebu Hatem, Nesai ve diğerleri Ammar’ı güvenilir olarak kabul etmişlerdir. Ama Bişr b. Mervan ona şiilik nisbetini vermekle şah damarını kesmiştir."[34]

İbn-i Haldun, Abdurrazzak b. Hemmam hakkında şöyle der: Ehl-i Beyt’in faziletleri hakkında bazı hadisler nakletmiştir ve şii olduğu meşhurdur."[35]

 

İNANÇ AYRlLlĞl


Bazen ravi için taz’if sebebi olarak görüş ve inanç ayrılığı öne sürülüyor. Bu sebeple güvenilir ve doğru konuşan insanlara iftira ediliyor ve naklettiği rivayetler reddediliyordu.

Örneğin o zamanlar çok hassas olan konulardan biri Kur’ân’ın mahluk olup olmadığı mevzusu idi. Bazıları Kur’ân’ın mahluk olmadığını ve kadim; bazıları ise Kur’ân’ın mahluk ve hadis olduğunu söylüyorlardı.

Bu iki grup arasında tartışmalar, sürtüşmeler ve hatta tekfirler vuku buldu. Ravilerden çoğu Kur’ân’ın mahluk olduğuna inanıyordu. Veya en azından bu hususta şüpheleri vardı. Bu yüzden bunları taz’if ve hatta tekfir ettiler.

"Ezva-un Ala-s Sünnet-il Muhammediye" kitabının yazarı diyor: Alimler Ebu Lehia gibi bazı ravileri tekfir ettiler. Bunların tek suçu Kur’ân’ın yaratılmış olduğuna inanmalarıydı.

Bundan da öte, rivayet edildiği üzere Muhasibi babasının mirasını reddederek şöyle demişti: İki ayrı dinden olanlar birbirine varis olamayacakları için ben de babamın, mirasını istemiyorum." Bu zatın babası Vakıfi yani Kur’ân’ın mahluk olup olmadığı mevzuunda hiçbir görüş belirtemeyenlerdendi.[36]

Bu tür mezhebî bağnazlık ve körkörüne taasub bazılarının güvenilir olma ve sadakatinin tümüyle görmezlikten gelinmesine sebeb oluyor; onun naklettiği rivayet ve hadisler tümüyle reddediliyordu.

Öte yandan bu bağnazlık bazı insanların cinayet ve kötülüklerinin tümüyle unutulmasına ve dolayısıyla da tevsik ve ta’dil edilmelerine sebeb oluyordu. Örneğin Aceli, Ömer b. Sa’d hakkında şöyle diyor: "Ömer b. Sa’d tabiinden güvenilir bir insan ve de kendisinden rivayet edilen bir ravidir."

Halbuki Ömer b. Sa’d, cennet ehlinin efendisi ve Resulullah’ın (s.a.a) ciğerparesi olan Hz. Hüseyin’i (a.s) öldüren bir cinayetkârdan başkası değildir.[37]

Keza Muaviye tarafından binlerce günahsız insanı öldürmekle görevlendirilen ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) halifesi Ali b. EbiTalib’e (a.s) açıkça söven Busr b. Artat’ı da mazur görmekte ve müctehid saymaktadırlar."[38]

Yahya b. Muin, Utbe b. Said hakkında şöyle der: "O güvenilir bir insandır. Nesai, Ebu Davud, ve Darekutni de onu tevsik etmişlerdir." Halbuki Utbe b. Said, bilindiği üzere, Haccac b. Yusuf’un yakın dostlarından idi.

Buhari de Mervan b. Hakem’in hadislerini kitaplarında yazmış ve onlara itimad etmiştir. Halbuki Cemel savaşının gerçek müsebbibi Mervan idi. Talha’yı Ali ile savaşmaya teşvik ve tahrik ediyordu. Savaş esnasında da Talha’yı bu adam öldürmüştür!"[39]

Bu örneklerden raviler hakkında görüş belirtenlerin, hüküm verme tarzı ve sevgi, nefret, dostluk ve düşmanlığın nerelere kadar vardığı belli oluyor.

"Ezva" kitabının yazarı şöyle diyor: Bu alimlerin yaptıklarına dikkatlice bir bakın Hz. Ali’nin (a.s) öldürülmesine razı olan, Talha’yı öldüren ve Hz. Hüseyin’i (a.s) şehid edenlerin elebaşı olan kimseleri nasıl da güvenilir kabul ettiklerini ve buna karşılık Buhari ve Müslim gibi kimselerin ümmetin alim ve hafızları olan Hammad b. Müslime’yle yine alim ve zahid olan Mekhul’un hadislerini nasılda reddettiğini görünüz.[40]

Velhasıl eğer birisi Ehl-i Beyt ve Ali b. Ebi Talib’in (a.s) faziletlerini nakleder veya Şia akaidine uyan bazı hadisler rivayet ederse Hülefa mektebine bağlı bazı dimseler bunu büyük bir suç sayar ve sözkonusu müslümanların naklettiği hadislerin sıhhatinden şüphelendiklerini söyler ya da resmen reddederlerdi !

Hele bir de mezkur müslüman şahısın şii olması kesinlik kazanmışsa; işte o zaman anlaşılması güç bir düşmanlık ve garazla, onun naklettiği hadisleri kesinlikle tardederlerdi!

Bazı meşhur kimselerin bu üzücü tavrı Cerir’in ifadelerinde açıkça bellidir: Cerir şöyle diyor: "Cabir-i Cu’fi ile karşılaştım ama ondan hiç bir hadis yazmadım. Zira ric’ate inanıyordu."[41]

 

YERSİZ BAĞNAZLlK


Bağnazlık, kin, dogmacılık ve düşmanlık, araştırma ve inceleme ruhuyla asla bağdaşmaz. Hakikatleri anlamak ve araştırma yapmak isteyen kimse, her şeyden önce yersiz bağnazlık, şartlandırıcı sevgi ve düşmanlıklardan uzak olmalı, daha sonra da tam bir tarafsızlıkla inceleme ve araştırmaya koyulmalıdır.

Şahıs, eğer hadis yoluyla ispat edilecek olan bir mev[cd1] zuyu araştırmak istiyorsa, önce o hadislerin ravilerinin güvenilir olup olmadığına bakmalı ve eğer güvenilir ise rivayetlerine itimad etmelidir.

Bu kimselerin sünni veya şii olması, araştırıcının tavrını etkilememelidir. Güvenilir ve emin insanların rivayetlerini sırf şii olduğu iddiasıyla reddetmek, müslüman bir araştırmacıya yakışmayan ve insafa aykırı düşen bir davranıştır. Nitekim Ehl-i Sünnet’ten insaf sahibi kimseler de buna teveccüh etmişlerdir.

Askalani şöyle yazar: "Taz’if edenin sözünün iyice incelenmesi ve üzerinde durulması gereken yerlerden biri de taz’if eden ile taz’if edilen kimsenin arasında inanç ayrılığı, ve düşmanlığın olduğu durumlardır.

Örneğin Ebu İshak-i Cevzecani, "Nasibi" (Ehl-i Beyt düşmanı ve onlara söven kimselerin) mezhebinden olduğu için şii mezhebinden olan Kufe ehlini taz’if eder ve haklarında kötü laflar kullanarak onların güvenilir olmadığını iddia eder.

Hatta bu adam A’meş, Ebi Nuaym ve Abdullah b. Musa gibi tanınmış hadis ravilerine bile dil uzatmış ve onların güvenilir olmadığını söylemiştir. Kuşeyri şöyle yazar: "İnsanların düşmanlıkları tıpkı ateşten çukurlardır. O halde bu gibi hususlarda bir ravi hakkında tevsik varid olmuşsa taz’iften önceliklidir."[42]

Muhammed b. Osman-ı Zehebi, Eban b. Tağlib’in hal tercümesini yazdıktan açıkladıktan sonra şöyle der. "Eğer bizlere "Eban bid’at ehlidir, niçin onu tevsik ediyorsunuz?" diye soracak olurlarsa şöyle cevap veririz: "Bid’at iki çeşittir. Birincisi küçük bid’attır; şiilikte aşırı gitmek veya sadece şii olmak gibi.

Elbette bu bid’at çeşidi tabiinde ve onlara tabi olanların çoğunda mevcuttu. Ama buna rağmen onlar din, takva ve doğruluk ehli idiler. Eğer böyle insanların hadisleri reddedilecek olursa Nebevi hadislerin çoğu elden gider ve bu da büyük bir zarara yol açar.

İkinci kısım bid’at ise büyük bid’attır, tam rafiziliktir; rafizilikte aşırı gitmek gibi… Elbette ki bunların hadis ve sözleri bütünüyle reddedilmelidir.[43]

Velhasıl araştırarak hakikatleri anlamak isteyen bir insan bu gibi bağnazlıklara elbette ki itina etmemeli, ravilerin taz’if ve tevsik sebeplerini bulmak için mutlaka konuyu araştırmalıdır.

SAHİH-İ MÜSLİM, BUHARİ VE HZ. MEHDİ (A.S) İLE İLGİLİ HADİSLER


Bu noktada demek gerekir ki Müslim ve Buhari’nin Sahih’inde bir hadisin olmaması o hadisin zayıflığının delili değildir. Zira mezkur kitapların yazarları elbette ki tüm hadisleri yazmak niyetinde değillerdi.

Darekutni şöyle diyor: "Bazı hadisleri Müslim ve Buhari kendi kitaplarında yazmamışlardır. Halbuki bu yazmadıkları hadislerin senedi de tıpkı yazdıkları hadislerin senedi gibidir."

Beyhaki ise şöyle diyor: "Müslim ve Buhari tüm hadisleri toplamak niyetinde değillerdi. Bunun açık delili ise şudur ki Sahih-i Buhari’de yer alan hadislerden bazıları Sahih-i Müslim’de yer almamış ve Sahih-i Müslim’de yer alan bazı hadisler de Sahih-i Buhari’de yer almamıştır!"[44]
Müslim sadece sahih olan hadisleri yazdığını iddia etmiştir. Halbuki Ebu Davud da aynı iddiada bulunmaktadır.

Ebu Bekir b. Dase şöyle der: "Ebu Davud’un şöyle dediğini duydum: Ben kitabımda tam dort bin sekiz yüz hadis yazdım ki hepsi de sahih veya sahihe benzer hadislerdir."

Ebu-s Sabah ise Ebu Davud’dan şöyle nakledildiğini yazar: "Ben Sünenimde dort bin sekiz yüz sahih veya sahihe benzer hadisi yazdım. Bazı hadisler zayıf ise de onların zayıflığını da zikrettim. O halde hakkında sustuğum her hadis mu’teber sayılmalıdır."

Hattabi şöyle diyor: "Sünen-i Ebi Davud, eşi yazılmamış değerli bir eserdir. Bütün müslümanlarca kabul edilmektedir. Bu kitap lrak, Mısır, Cezayir ve diğer beldelerdeki İslam alimlerince makbul görülmüştür."[45]

Velhasıl Sahih-i Müslim ve Buhari’nin hadisleri de diğer kitaplardaki hadisler gibi ravileri incelenmeli, sahih veya zayıf oldukları araştırılmalıdır.

Ve yine demek gerekir ki doğruluk ve sıhhatini itiraf ettiğiniz Sahih-i Müslim ve Buhari’de de Hz. Mehdi (a.s) ile ilgili hadisler vardır. Gerçi bu hadislerde Mehdi lafzı yoktur,

ama Mehdi hakkında olduğu kesindir. Örneğin: Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "İmamınız kendinizden olduğu halde İsa b. Meryem nazil olduğunda sizler yapacaksınız."[46] Mezkur iki kitapta bu hadisin benzeri diğer bir takım hadisler de vardır.


GEREKLİ HATlRLATMA


Unutmamak gerekir ki İbn-i Haldun’un Mehdi ile ilgili hadisleri tümden red veya kabul ettiği söylenemez. Zira daha önce de belirttiğimiz üzere bu tanınmış araştırmacı,

mezkür eserinde şöyle yazmıştır: Bütün müslümanlar arasında Hz. Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’inden birinin ahir zamanda kıyam edeceği ve alemi adaletle dolduracağı meselesi meşhurdur.

Görüldüğü gibi İbn-i Haldun Mehdi inancının müslümanlar arasında meşhur olduğunu kabul etmektedir. Nitekim, ravileri tevsik veya taz’if ettikten sonra şöyle yazıyor:

"Mehdi ile ilgili hadislerin durumu işte budur. Onlardan çok azı dışında tümü şüpheli ve zayıftır."[47]

Burada da hadisleri tümden reddetmemiş ve onlardan az bir bölümünün sıhhatini itiraf etmiştir.

Keza, Mehdi ile ilgili hadisler İbn-i Haldun’un mukaddemesinde tevsik veya taz’if edilen hadislerden ibaret değildir. Sünni ve şii kitaplarında mütevatir ve yakin ifade eden bir çok başka hadisler de vardır.

Bu yüzden, denilebilirki eğer İbn-i Haldun da bu hadisleri görmüş olsaydı Mehdi inancının derin dini kökleri olan ve vahy kaynağından kaynaklanan bir inanç olduğunda bir zerre olsun şüphe etmezdi. O halde bazılarının İbn-i Haldun’un Mehdi ile ilgili hadisleri reddettiği veya çürüttüğü iddiası doğru değildir.

 

İBN-İ HALDUN’UN BİR BAŞKA İFADESİ


İbn-i Haldun bu bahsin sonunda şöyle diyor: "Daha önce de dediğim gibi bir hareket başlatmak, insanları etrafına toplamak, güç elde etmek ve hükümet kurmak isteyen bir insan bu hedefine ancak mutaassıp ve çok sayıda akraba ve yakınları olduğu taktirde ulaşabilir.

Bu yakınları da onu ciddi bir şekilde savunan, hedefine ulaşma yolunda ona yardımcı olan ve kavmi bağnazlıkları sebebiyle ona taraftarlık eden kimseler olmalıdır. Aksi taktirde başarı ve zafer elde edemez.

Mehdi inancı için de bu problem vardır. Zira Fatımiler, hatta Kureyş taifesi dağılmış ve kavmi tutuculuk ve bağnazlıkları da kalmamıştır. Kavmi tutuculuğun yerini başka tutuculuk ve bağnazlıklar almıştır.

Evet Hz. Hasan ve Hüseyin’in bir grub evladı sadece Hicaz’da kalmıştır. Onların gücü ve nüfuzu yok değil; ama bedevidirler ve çeşitli bölgelere dağılmışlardır. Aralarında tam bir birlik ve dayanışma yoktur.

Ama Mehdi mevzuunu kabul edecek olursak şöyle demek gerekir: Mehdi onların arasından zuhur edecek ve onlar da birleşip hedefe ulaşma ve kudret ve şevket elde etme yolunda ona yardımcı olacaktırlar. Vaadedilmiş Mehdi’yi böylelikle tasavvur edebiliriz, bunun dışında tasavvur edilemez.[48]


CEVAP


İbn-i Haldun’un bu sözüne cevaben şöyle diyoruz: "Evet gerçekten de, eğer birisi kıyam etmek, kudret elde etmek ve devlet kurmak istiyorsa sadece onu savunan, kendisine taraftarlık eden ve hedefine ulaşmasında ona yardımcı olan bir grup insanla zafere ulaşabilir. Vaadedilmiş Mehdi ve onun evrensel inkılabı hakkında da bu geçerlidir.

Ama onun taraftarlarının sadece Ali (a.s)’ın soyundan olan seyyidler ile Kureyş kabilesinden olduğunu söylemek doğru değildir. Elbette ki devlet ve idarecilik eğer bir kavim veya kabileye ait olursa onun taraftar ve hamileri de kavimî ve kabileni bağları taşıyanlarla sınırlı olacaktır. Nitekim beylik ve kabilecilik döneminde devletler böyle kuruluyordu.

Genel olarak belli sınırlar dahilinde ve özel bir ünvanla kurulan bir hükümetin savunucuları da o sınırlar içinde olan ve o özel bağı taşıyan kimselerdir. Bunun belli bir kabile, yurt veya sınırlı bir hedef için kurulan bir devlet olması hiç bir şeyi değiştirmez.

Ama bir devlet kapsamlı bir mektep ve program üzere tesis olacak olursa o mektep, program ve mesleğin mutlaka taraftarları olmalı belli bir grup o mektebi tanımalı,

onun hakimiyyetini gönülden istemeli bu hedefe ulaşma ve önderlerini destekleme yolunda fedakarlıkta bulunmalıdır. Va’dedilmiş Mehdi’nin evrensel ve inkılapçı hükümeti de işte bu türdendir.

Onun mektebi kapsamlı ve cıhanşumul bir mekteptir. Bu mektep bütün gücüyle maddeciliğe yönelen ve ilahi kanunlardan yüz çeviren insanoğlunu ilahi hüküm ve programlara yöneltmek istemekte,

bu dakik ve ince programları icra etmekle onların sorunlarını halletmek istemektedir. bu mektebın hedefı bir çok ihtilaf ve sürtüşmelerin kaynağı olan hayali sınırları beşerin zihninden silecek ve hepsini güçlü tevhid bayrağı altında toplamaktan İslam dini ve Allah inancını bütün dünyaya yaymaklar, İslam’ın gerçek programlarını icra ederek zulmün köklerini kurutarak ve sulh, sefa ve adaleti dünyaya hakim kılmaktır.

Böyle derin bir hareket ve cıhanşumul inkılap için sadece Hicaz, Medine ve diğer beldelere dağılmış olan seyyidler ve Kureyşlilerin kavmi tutuculuk adıyla Hz. Mehdi’yi savunması ve hedefine ulaşmasında ona yardımcı olması yeterli değildir.

Hz. Mehdi’nin (a.s) zafere ulaşması için ilahi ve gaybi yardımların yanısıra güçlü taraftarları bulunmalı ve bunlar da ilahi kanun ve programların meziyet ve üstünlüklerine inanmış kimseler olmalı,

canı gönülden bu hükümlerin icra edilmesini istemeli, böyle bir cıhanşumul inkılabın ön hazırlıklarını görmeli ve insanî ülkü ve hedeflere ulaşma yolunda her türlü fedakârlıkta bulunmalıdırlar. Bu tür insanlar ilahi kanun ve mesajları taşıyan masum, gaybi yardımlara maşhur masum bir önder de bulacak olurlarsa onu savunur ve adil bir hükümet kurmak için fedakârlık ederler.

 

HZ.MEHDİ’NİN (A.S)VARLlĞl KESİNDİR


Hz. Mehdi (a.s) hakkında sünni ve şiilerin Peygamber’den (s.a.a) naklettiği bir çok hadis vardır. Bunlara dikkat eden herkes İslam Peygamber’i (s.a.a) zamanında bile Mehdi mevzuunun kesin bir mevzu olarak müslümanlarca bilindiğini anlar.

Müslümanlar o dönemden beri hakkı hakim kılacak, İslam’ı tüm aleme yayacak ve adaleti ikame edecek birini bekliyordu.

Bu inanç onlar arasında o kadar yaygın idi ki aslını kesin olarak kabullenip, teferruatıyla ilgileniyorlardı. Bazen "Mehdi hangi soydan gelecektir?" diye soruyorlardı. Bazen de isim ve künyesi hakkında tartışıyorlardı.

Bazen, niçin Mehdi olarak adlandırıldığından söz ediyor, bazen zuhur alametleri ve kıyam tarihini sorarak "Acaba Mehdi ve kıyam edecek olan kimse, yani "Kâim" aynı şahıslar mıdır?" diyor, kimi zaman da gaybetin sebeblerini ve gaybet günündeki görevlerinin ne olduğunu soruyorlardı.

Peygamber (s.a.a) de bazen Mehdi’nin varlığını haber vererek şöyle buyuruyordu: "Va’dedilmiş Mehdi benim neslimden, Fâtıma’nın (s.a) evlatlarından ve Hüseyin’in sülbunden dünyaya gelecektir". diye buyuruyordu; bazen de Mehdi’nin isim ve künyesini açıklıyor, kimi zaman da onun alamet ve özelliklerini beyan ediyordu.

 


SAHABE VE TABİİNİN HZ. MEHDİ (S.A) HAKKlNDAKİ SÖZLERİ


Resul-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra sahabe ve tabiin arasında da Mehdi mevzusu sürekli konuşuldu. Burada, örnek olması açısından bunlardan bazısını zikrediyoruz:

Ebu Hüreyre "Mehdi’ye rükün ve makam arasında bey’at edilecektir"[49] diyordu.

İbn-i Abbas, Muaviye’ye şöyle diyordu: "Bizlerden olan birisi ahir zamanda kırk yıl boyunca hüküm sürecektir."[50]

Ebu Ma’bed şöyle diyor: "İbni Abbas’a dedim ki; "Bana Mehdi hakkında bir şey söyle: "Ümit ederim ki çok geçmeden Allah Teala fitneleri yok etmek için bizden olan bir genci gönderir" dedi.[51]

İbn-i Abbas "Mehdi Kureyş’ten ve Fatıma’nın evlatlarındandır"[52] diyor.

Ammar-ı Yasir diyor ki: "Nefs-i Zekiyye öldürüldüğünde gökten bir münadi şöyle nida eder: "Emiriniz falan şahıstır." Bundan sonra da Mehdi zahir olur ve dünyayı adaletle doldurur."[53]

Abdullah b. Ömer Hz. Mehdi’den (s.a) söz edince Araplardan birisi "Mehdi Muaviye b. Ebi Süfyan’dır" dedi. Bunun üzerine Abdullah, "Hayır" diye cevap verdi, "Mehdi, İsa’nın (a.s) kendisine ıktıda ettiği (namazda uyduğu) kimsedir." dedi.[54]

Ömer b.Kays şöyle diyor: "Mücahid’e "Mehdi hakkında bir bilgin var mı?" dedi. Zira ben şiilerin sözüne inanmıyorum". "Evet dedi "Resulullah’ın ashabından birisi bana dedi ki Mehdi, Nefs-i Zekiyye öldürülünceye kadar asla kıyam etmeyecektir. O öldürülünce Mehdi kıyam edecek ve alemi adaletle dolduracaktır."[55]

Nüfeyl’in kızı Ümeyre şöyle diyor: "Hz. Hasanın kızının şöyle dediğini duydum: "Beklediğiniz bu şey, bazılarınız bazılarından berî olduğunuzu uzak durduğunuzu, izhar edip lanetleşmedikçe asla meydana gelmeyecektir."[56]

Eb-ul Ferec-i İsfahani şöyle diyor: Hüseyin b. Ali’nin (s.a) kızı Fatıma, Benî Haşim kadınlarına gönüllü olarak ebelik yapıyordu. Evlatları itiraz ederek "bir ebe olarak tanınmanden korkuyoruz" dediler, bunun üzerine şöyle cevap verdi: "Benim kaybettiğim birisi var. Onu (Mehdi’yi) bulursam artık bu işten el çekerim.[57]

Katâde şöyle diyor: "İbn-i Müseyyib’e dedim ki "Mehdi’nin varlığı doğru mudur?" "Evet" dedi "O Kureyş’ten ve Fatıma’nın evlatlarındandır."[58] Tavus şöyle diyor: "Ben, Mehdi kıyam edinceye kadar yaşamak istiyorum."[59] Zuheri de: "Mehdi Fatıma’nın evlatlarındandır"[60] demiştir.
Eb-ul Ferec, Velid b. Muhammed-i Muvakkiri’nin şöyle naklettiğini söyler: "Ben Zuheri ile birlikteydim ki aniden bir kalabalık sesi işittim. Zuheri bana "Git, bak bakalım, ne olmuş" dedi.

Ben olayı soruşturduktan sonra gelip dedim ki "Zeyd b. Ali öldürülmüş, başını getirmişler." Zuheri pek rahatsız olarak şöyle dedi: "Niçin bu aile böyle acele ediyor?! Bu acelecilik onlardan çoğunu helak etti.

" Dedim ki "Acaba saltanat onların eline geçecek mi?" Zuheri: "Evet" dedi "Zira Ali b. el-Hüseyin (s.a) babasından ve o da Fâtıma’dan bana nakletti ki Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Fâtıma’ya şöyle buyurdu: "Va’dedilmiş Mehdi senin soyundandır."[61]

Eb-ul Ferec Müslim b. Kuteybe’nin şöyle dediğini rivayet eder: "Günün birinde Mansur’un yanına vardım. Bana dedi ki: "Muhammed b. Abdullah kıyam etmiş ve kendisini Mehdi olarak ilan etmiştir.

Ama Allah’a andolsun ki o Mehdi değildir. Sana hiç kimseye demediğim ve de demeyeceğim bir mevzuyu söylemek istiyorum. Benim oğlum da rivayetlerde yer alan va’dedilmiş Mehdi değildir. Ama uğurlu olsun diye adını Mehdi koydum."[62]

İbn-i Sirin şöyle der: Va’dedilmiş Mehdi bu ümmettendir. İsa b. Meryem’e (s.a) imamlık yapacak olan da O’dur."[63]

Abdullah b. Haris şöyle der: "Mehdi kırk yaşında iken kıyam edecek ve İsrailoğullarına benzeyecektir."[64]

Ka’b: "Kıyam edecek olanın Mehdi olarak adlandırılmasının sebebi gizli işlere hidayet edilmesi sebebiyledir."[65] der.

Abdullah b. Şerik: Resulullah’ın sancağı Mehdi’nin nezdindedir."[66]

Tavus: "Mehdi’nin alametlerinden biri işbaşına getirdiği yetkilileri sıkı denetlemesidir. Mal infak etmekte çok cömerttir, acizlere karşı çok merhametlidir."[67]

Zuheri: "Mehdi Fâtıma’nın çocuklarındandır demişlerdir."[68]

Hakem b. Üyeyne: "Muhammed b. Ali’ye dedim ki: "Siz Ehl-i Beyt’ten birinin kıyam edeceğini ve her yeri adaletle dolduracağını duyduk. Acaba doğru mudur?" Bunun üzerine : "Biz de ümit içinde onu bekliyoruz"[69] dedi.

Seleme b. Züfer şöyle der: "Bir gün Hüzeyfe’nin yanında "Mehdi kıyam etmiştir" denildiğinde, Hüzeyfe şöyle dedi: "Eğer Mehdi kıyam etmişse sizler Resulullah’ın zamanına yakın kimselersiniz ve ashab henüz aranızda yaşamaktadır.

O halde gerçekten mutlu ve saadet ehli kimseler olursunuz. Ama hayır, bu doğru deyil, Mehdi, insanların kötülük cânilik ve zulümden bıktığı ve hiçbir gaib (gizli yaşayan) onun kadar aziz ve sevgili olmadığı bir zamanda kıyam edecektir."[70]

Cerir, Ömer b. Abdulaziz’in yanında şu şiiri okudu:

"Senin vücudun bereketlidir. Davranışların da Mehdi’nin davranışlarına benziyor.

Nefsânî isteklere isyan ediyor ve geceyi Kur’an okumakla geçiriyorsun."[71]

Ümmü Gülsüm bint-i Veheb: "Rivayetlerde yer aldığı üzere dünyaya bir şahıs hükümet edecek ve adı da Resulullah’ın adı olacaktır."[72] der.

Muhammed b. Cafer: "Başıma gelen belaları Malik b. Enes’e naklettim. Bana "Sabret" dedi tâ ki «Biz ise yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz.» ayetinin hakikati gerçekleşsin."[73]

Fuzeyl b. Zubeyr, Zeyd b. Ali’nin şöyle dediğini nakleder: "İşittim ki insanların beklediği kimse Hüseyin b. Ali’nin soyundan olacaktır."[74]

Muhammed b. Abdurrahman b. Ebi Leyla: "Allah’a yemin olsun ki Mehdi sadece Hüseyin’in evlatlarından olacaktır."[75]


MEHDİ’Yİ BEKLİYORLARDl


Mehdi inancı müslümanlar arasında o kadar köklü ve etkiliydi ki Asr-ı Saadet'ten beri onu bekliyor ve zuhur edeceği günü arzu ediyorlardı. Onun zafere erişeceğini ve hakimiyet kuracağını kesin biliyorlardı.

Bu bekleyiş fitne ve kargaşalık dönemlerinde daha da bir şiddet kazanıyordu. Her an zuhur etmesini beklendiğinde çoğu zaman bazı kimseler yanlışlıkla Mehdi zannedilmiştir.

MUHAMMED B. HANEFİYYE


Örneğin bazıları, sadece ad ve künyeleri Resulullah’ın ad ve künyesine benzediği için Muhammed b. Hanefiyye’yi Mehdi sanmışlardı.

Muhammed b. Sa’d, Ebu Hamza’dan şöyle nakletmektedir: "İnsanlar Muhammed b. Hanefiyye’ye selam edince ona şöyle diyorlardı: "Es-Selam-u Aleyke Ya Mehdi." O da cevab olarak şöyle diyordu: "Ben Mehdi’yim.

Sizleri kemal ve hayıra doğru hidayete erdiriyorum. Adım Resulullah’ın adı ve künyem de Resulullah’ın künyesidir. Selam etmek istediğinizde şöyle deyiniz: "Es Selam-u aleyke ya Muhammed, Es- Selam-u aleyke Eb-el Kasım."[76]

Bu ve benzeri kıssalardan da anlaşılmaktadır ki: "Resulullah’ın ad ve künyesinin bir araya gelmesi va’dedilmiş Mehdi’nin alamet ve hususiyetlerindendir.

Bu yüzden Muhammed b. Hanefiyyenın ad ve künyesi söz konusu olmuştur; gerçi tarihî araştırmalar gönünden Muhammed b. Hanefiyye’nin Mehdi'lik iddiasında bulunmadığı, aksine başkalarının onu böyle adlandırdığı anlaşılmaktadır.

O da bu lakab hakkında kimi zaman susmuş, hatta zımnen teyid etmiştir. Ne var ki, Muhammed, bu vesileyle Kerbelâ katillerinden intikam alacağını ve İslam hükümetinin, ehlinin eline geçeceğini ümid ettiği için de susmuş olabilir.

Muhammed b. Sa’d şöyle yazıyor: "Muhammed b. Hanefiyye halka şöyle diyordu: "Bilin ki hak ehlinin bir devleti vardır ve Allah istediği zaman kurulacaktır. O zamana erişen kimse büyük bir saadete erişmiş demektir; zamana erişmeden ölen kimse ise Allah’ın sonsuz nimetlerine erişmiştir."[77]

Muhammed b. Hanefiyye yedibin kişilik bir cemaate yaptığı konuşmasında şöyle dedi: "Siz bu işde acele ettiniz. Ama Allah’a andolsun ki sizin sülbünüzden bir takım kimseler vardır ki Al-i Muhammed’in yanında düşmanlara karşı savaşırlar.

Al-i Muhammed’in devleti hiç kimseye gizli değildir. Ama vuku bulması ertelenecektir. Muhammed’i yaratan Allah’a andolsun ki iktidar, nübüvvet ailesine geri dönecektir."[78]


MUHAMMED B. ABDULLAH B. HASAN


Müslümanlardan bir grup da Muhammed b. Abdullah b. Hasan’ın Mehdi olduğunu sanıyorlardı. Eb-ul Ferec şöyle yazar: "Hamid b. Said’in naklettiği üzere Muhammed b. Abdullah dünyaya geldiği zaman Al-i Muhammed çok sevindiler zira onu va’dedilmiş Mehdi sanıyor, onu çok seviyor, toplantılarda hep ondan bahsediyorlardı.[79]

Ve yine şöyle der: "Muhammed b. Abdullah dünyaya geldiğinde yakın akrabaları onu Mehdi olarak adlandırdılar. Onun rivayetlerde va’dedilmiş Mehdi olduğunu sanmışlardı. Ama Ebu Talib oğullarının alimleri onun Ehcarzit’te öldürüleceği takdir edilmiş olan Nefs-i Zekiyye olabileceği görüşündeydiler."

Yine Eb-ul Ferec şöyle der: "Mesur, kölesi Ebu Cafer'e "Muhammed b. Abdullah’ın minberinin alt yerinde otur ve bak bakalım neler söylüyor?" dediğini rivayet eder:

Bu emre uyan Ebi Cafer şöyle diyor: "Ben de onun emri üzere Muhammed’in minberinin yanında oturdum ve onun: "Sizler benim Mehdi olduğumdan eminsiniz. Gerçek de budur." diye konuştuğunu duydum; hemen geri dönerek duyduklarımı Mansur’a anlattım. Mansur şöyle dedi: "Muhammed yalan söylüyor. Va’dedilmiş Mehdi benim oğlumdur."[80]

Seleme b. Eslem, Muhammed b. Abdullah hakkında şiirler inşad etmiştir ki tercümesi şöyledir:

"Ravilerin rivayet ettiği, söz ettiği kişinin gelişi, Muhammed b. Abdullah zuhuruyla gerçekleşecek. O’nun bir yüzüğü var ki Allah gayrisine vermemiş. Onda iyilik ve hidayet alametleri var.

Biz ümit ederiz ki Muhammed olsun münzel kitabı ihya eden İmam. İslam bozulduktan sonra onunla ıslah olacak. Zavallı yetimler ve fakirler kurtulacak. Yeryüzünü adaletle doldurur delaletten sonra ve emellerimize kavuşturur bizleri."[81]

 

MEDİNE FAKİHLERİ VE HZ. MEHDİ (A.S) İLE İLGİLİ HADİSLER


Eb-ul Ferec şöyle der: Muhammed b. Abdullah b. Hasan kıyam edice Medine fakihlerinden olan Muhammed b. İclan da onunla birlikte kıyam etti.

Muhammed b. Abdullah öldürülünce Medine valisi Cafer b. Süleyman Muhammed b. İclan’ı çağırtarak ona şöyle dedi: "Niçin o yalancı insanla birlikte kıyam ettin?" Daha sonra da onun ellerini kesmelerini emretti.

Medine fakihleri ve orada hazır olanlar onu kurtarmak için şöyle dediler: "Ey Emir, Muhammed b. İclan Medine’nin fakih ve âbidlerindendir. Onu bağışlamanı dileriz. Zira yanılgıya düşerek Muhammed b. Abdullah’ın rivayetlerde yeralan Mehdi olduğunu sanmıştır."[82]

Başka bir yerde ise şöyle diyor:

[cd2] "Muhammed b. Abdullah b. Hasan kiyam edince Medine’nin alim, fakih ve hadis ashabından olan Abdullah b. Cafer de onunla birlikte kıyam etti.

Muhammed b. Abdullah öldürülünce, Abdullah b. Cafer kaçarak bir süre gizlendi, kendisine eman verilinceye (affa uğrayıncaya) kadar böyle kaldı. Affe uğredıktan sonra Medine valisi Cafer b. Süleyman’ın yanına gidip şöyle dedi: "Bu ilmi ve fıkhî derecene rağmen niçin Muhammed’le kıyam ettin?

Cafer: "Benim onunla kıyam etmemin sebebi şudur ki ben onun Mehdi olduğuna yakin etmemdır" dedi. "Ben onun rivayetlerde yeralan Mehdi olduğunda şüphe bile etmiyordum. Ama öldürülünce artık onun Mehdi olmadığını anladım. Bundan sonra artık hiç kimseye kanmayacağım."[83]

Bu ve benzeri hadiselerden Mehdi'lik mevzusunun Asr-ı saadet döneminden beri kesinliğinde şüphe edilmeyen bir konu olarak biliniyordu.

İnsanlar onun zuhurunu bekliyordu, bu yüzden yeterince bilgiye sahip olmadıkarı ve Mehdi’nin nişanelerini tam olarak bilmedikleri için müslümanlardan bazısı Muhammed b. Hanefiyye’yi, bazısı da Muhammed b. Abdullah b. Hasan’ı,

ve bazılrı o veya bu şahsı va’dedilmiş Mehdi sanmışlardır. Ama bilginler (ulema) ve hatta Muhammed b. Abdullah’ın babası da oğlunun va’dedilmiş Mehdi olmadığını çok iyi bilmekteydi.

Eb-ul Ferec şöyle yazar: "Birisi Abdullah b. Hasan’a Muhammed ne zaman kıyam edecek?" diye sordu. Abdullah, şöyle cevap verdi: "Ben öldürülmedikçe o kıyam etmeyecektir.

Ama o da sonunda öldürülecektir." O şahıs, "İnna lillah ve inna ileyhi raciun, eğer Muhammed öldürülse ümmet helak olur" dedi, bunun üzerine Abdullah "Hayır !" dedi. Mehdi genç birisidir, tüm düşmanlarını öldürecek olan o Mehdi yirmibeş yaşında bir gençtir."[84]

Yine Eb-ul Ferec şöyle yazar: "Eb-ul Abbas Mervan’a "Muhammed, Mehdi'lik iddiasında bulunuyor" diye söylediğini ve Mervan’ın kendisine, "Va’dedilmiş Mehdi ne odur ne de onun babasının soyundandır. Mehdi bir cariyenin oğludur" dediğini nakleder."[85]

Hakeza şöyle yazıyor: "Cafer b. Muhammed, (İmam Cafer Sadık a.s.) Muhammed b. Abdullah’ı gördüğünde ağlar ve şöyle derdi: Canım Ona feda olsun. Halk bu şahsın Mehdi olduğuna inanıyor.

Halbuki Muhammed öldürülecektir ve o, Hz. Ali’nin (a.s) yazmış olduğu kitapta bu ümmetin halifelerinden biri olarak zikredilmemiştir."[86]

Bir grup insan Muhammed b. Abdullah b. Hasan’ın etrafını sarmıştı ki aniden Cafer b. Muhammed (a.s) geldi. Orada olanlar kendisine saygı gösterdiler.

Daha sonra niye toplandıklarını sordu. "Va’dedilmiş Mehdi olan Muhammed’e bi’at etmek istiyoruz." dediler Hz. İmam Sadık şöyle buyurdu: Bu işten el çekiniz. Zira henüz Mehdi’nin zuhur edeceği zaman gelmemiştir ve Muhammed de (va’dedilmiş) Mehdi değildir."

 

Dİ’BEL’İN ŞİİRLERİ VE HZ. MEHDİ (S.A)


Di’bel meşhur şiirlerini İmam Rıza’nın (a.s) yanında okuduktan sonra şöyle dedi:

"Mehdi mutlaka kıyam edecek; Allah’ın isim ve bereketiyle zuhur edecek" (Yani İmamın kıyamı kesindir. O, Allah’ın ismi ve bereketiyle kıyam edecektir.)

İmam Rıza (a.s) bu sözleri duyunca şiddetle ağladı ve sonra şöyle buyurdu: "Ruh-ul Kudüs senin dilinle konuştu. Sen o İmam’ı tanıyor musun?" Di’bel: "Hayır" dedi, "Ama sizden olan bir imamın kıyam edeceğini ve yeryüzünü adaletle dolduracağını duydum." Hz. İmam Riza şöyle buyurdu: "Benden sonra oğlum Muhammed imamdır.

Ondan sonra oğlu Ali, Ali’den sonra oğlu Hasan ve ondan sonra da onun oğlu Hüccet ve kıyam edecek olan şahıstır ki gaybet günlerinde beklenilmelidir, zuhur edince de ona itaat etmek gerekir. Yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Ama zuhur vakti belli değildir. Oysa, babalarımdan nakledilmiştir ki Mehdi gizlice ve birden bire zuhur edecektir."[87]

Bu vakıa ve tarihteki örnekleri oldukça çoktur. Daha fazla bilgi edinmek isteyenler, ilgili tarih kitaplarına müracaat edebilirler.