İMAM-I ZAMAN’IN ZUHUR ETMESİNİN NE SAKINCASI OLABİLİRDİ?

İMAM-I ZAMAN’IN ZUHUR ETMESİNİN NE SAKINCASI OLABİLİRDİ?


"İmam-ı Zaman (a.s) insanlar arasında gizlenmeden yaşasaydı; herhangi bir şehirde müslümanların dînî rehberliğini üstlense ve dünyanın durumu elverişli hale gelinceye kadar bu minval üzere gidip, sonunda kılıcıyla kıyam ederek küfür düzenlerini yıksaydı ne olurdu? Bunun ne sakıncası olabilir ki? "diyenler de var…

Buna cevabımız şudur: Evet, bunlar güzel şeyler, ama bunun netice ve sonuçlarını da dikkatli bir şekilde muhasebe etmek gerekir. Ben mevzuyu sıradan bir olay esasınca sizlere beyan etmeye çalışacağım.

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmanları (a.s) defalarca insanlara zulüm hükümetlerinin va’dedilmiş Mehdi eliyle yok olacağını ve zulüm saraylarının yıkılacağını haber vermişlerdi.

Bu yüzden İmam-ı Zaman’ın (a.s) mukaddes varlığı insanlardan iki grubun dikkatini çekmiştir. Birincisi, sayıları çok olan mazlumlardır ki zulümden şikayet etmek, yardım görmek ve savunmak maksadıyla İmam-ı Zaman’ın etrafında toplanmış, birçok insan etrafını sarmış, büyük bir hareket oluşturmuşlardı.

İkinci grup ise mal ve makam uğruna hiçbir alçaklıktan çekinmeyen kaniçici zorbalar ve zalimlerdir ki mahrum millete musallat olmuşlardır, herkesi kendi menfaatleri ve makamlarına kurban etmeye hazır olan bu grup,

İmam’ın mukaddes varlığını kendi uğursuz maksatları ve menfaatleri yolunda bir engel olarak gördüğünden ve konumlarını kaybetmekten korktuğundan İmam’ı ortadan kaldırmak ve bu büyük tehlikeden kurtulmak isterler. Zira onların kaderini değiştirecek bir adalet sözkonusudur, onu ortadan kaldıramadıkları müddetçe de durmayacaklardır.


NİÇİN ÖLÜMDEN ENDİŞE DUYUYOR?


Bu noktada, "İmam-ı Zaman eğer toplumu islah etmek, dini yaymak ve mazlumları korumak yolunda öldürülseydi ne olurdu? Onun kanı babalarının kanından daha mı aziz ve değerliydi? Niçin ölümden kaygı duymaktadır?" şeklinde bir soru da gelebilir akla.

İmam-ı Zaman din yolunda öldürülmekten elbette ki korkmuyordu, ama öldürülmesi din ve toplumun yararına değildir. Zira imamlardan biri gidince diğeri onun yerine geçerdi.

Ama İmam-ı Zaman öldürülürse yerine geçecek kimse yoktur. Böylece de yeryüzü hüccetsiz hale gelir. Halbuki sonunda hakkın batıla gâlib geleceği ve İmam-ı Zaman’ın mukaddes varlığı vasıtasıyla sonunda dünyanın Hakk’a inananların eline geçeceği takdir edilmiştir.

 

ALLAH TEALA İMAM’l KORUYAMlYOR MU?


Allah Teâlâ İmam-ı Zaman’ı düşmanların şerrinden koruyacak güce sahiptir elbet; nitekim Allah’ın kudreti elbetteki sınırlı değildir, ama işleri, nedenler esasınca ve normal yollarla gerçekleştirmektedir.

Enbiya ve imamların mukaddes varlığını korumak ve dini yaymak için nedensellik kanununu iptal etmek ve normal akışın hilafına amel etmek istememektedir. Aksi takdirde dünya vazife, hürriyet ve imtihan diyarı olmayacaktır.


ZALİMLER ONA TESLİM OLURLARDl


"Eğer o Hazret gizlenmeyip de, ortaya çıksaydı ve zalimler ona ulaştıkları ve hak sözünü dinledikleri için belki de onu öldürmeye kalkışmaz, onun vasıtasıyla iman eder ve yaptıklarından el çekerlerdi?

"gibi bir soruya karşılık şu cevap yerindedir: Herkes hakkın karşısında teslim olmaz. Tarih boyunca bazı insanlar hak ve doğruluğa düşman kesilmiş ve hakkı çiğnemek için tüm güçleriyle çalışmışlardır; nitekim peygamberler ve Ehl-i Beyt İmanları hakkı söylemiyorlar mıydı?

Hak sözleri ve mucizeleri zalimlerce müşahade edilmiyor muydu? Buna rağmen kafirler onları yok etmek ve hidayet meşalesini söndürmek için hiç bir şeyden çekinmiyorlardı. Sahib-ul Emr de eğer zalimlerden sakınarak gaib olmasaydı onların akibetine uğrardı.

 

KORUNMAK İÇİN SÜKUT ETMELİYDİ


Acaba İmam siyasetten bütünüyle uzaklaşır ve zalimlere karışmasaydı, yaptıkları zulümler karşısında susup sadece dini ve ahlakî yolgöstericilikle meşgul olsaydı düşmanların şerrinden korunmuş olmaz mıydı? sorusuna şu cevabı vermek gerekir:

Zalimler Mehdi’nin düşmanları olduğunu ve zulüm saraylarının onun eliyle yıkılacağını bildikleri için onun susmasıyla yetinmez tehlikeyi kendilerinden uzaklaştırmaya kalkarlardı elbet.

Ayrıca müminler de İmam’ın tüm cinayet ve zulümler karşısında sükut ettiğini, bir-iki değil yüzlerce yıl sustuğunu görseydiler yavaş yavaş alemin İslahı ve hakkın zaferinden ümitlerini keser, Hz. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ve Kur’an’ın müjdelerinden şüphelenirlerdi. Bütün bunlar bir tarafa, mazlumlar da İmam’a sükut izni vermezlerdi.


SALDlRMAZLlK ANLAŞMASl İMZALASAYDl!


İmam (a.s) zalimlerle saldırmazlık anlaşması da imzalayabilirdi. Böylece onlar da onun işlerine karışmazlardı. Doğruluk ve emanetdarlık ile tanındığı için de sözlerine itimad eder ve kendisine karışmazlardı diye düşünenler olabilir. Bunlara cevabımız şudur:

Va’dedilmiş Mehdi’nin proğramı diğer Ehl-i Beyt İmanlarının proğramından farklıdır. İmamlar dini yaymak, insanları kötülükten sakındırıp iyiliği emretmek hususunda imkanları dahilinde çalışmakla görevliydiler. Ama savaş ile görevlendirilmemişlerdi. Hz. Mehdi’nin (a.s) proğramı ise baştan beri farklı bir görünüm arzetmektedir.

O, zulüm ve batıl karşısında susmamalı, savaşarak zulüm ve dinsizliğin kökünü kazımalıdır. Zalimlerin bencillik ve despotluk saraylarını başlarına yıkmakla vazifelidir o. Öyle ki, bütün bunlar Hz. Mehdi’nin (a.s) alamet ve özelliklerinden sayılmaktadır.

İmamlara "Niçin zalimler karşısında kıyam etmiyorsun?" dediklerinde "Bu Mehdi’nin işidir" diye cevab veriyorlardı. Bazı imamlara "Sen Mehdi misin?" diye sorduklarında "Mehdi kılıcıyla savaşacak ve zulüm karşısında kıyam edecektir. Ama ben böyle değilim ve buna gücüm de yetmez" diye cevap veriyorlardı. Bazılarına da "Sen Kâim misin?

" diye sorduklarında "Ben hak ile kâimim, ama yeryüzünü Allah’ın düşmanlarından temizleyecek olan va’dedilmiş Kâim değilim" diye buyuruyorlardı. Kimi zaman da "Senin Kâim olduğunu ümit ediyoruz" dediklerinde de "Ben de kâimim.

Ama yeryüzünü zulüm ve küfürden temizleyecek olan kâim ben değilim" diye cevap veriyor, dünyanın karışık durumu, zalimlerin diktatörlüğü ve müminlerin mahrumiyetinden şikayet edildiğinde de "Mehdi’nin kıyamı kesindir.

O zaman dünya islah olacak ve zalimlerden intikam alınacaktır" diyor, müminlerin azlığı, kafirlerin çokluğu ve kudretlerinden söz edilince de imamlar şiilere teselli vererek şöyle diyorlardı: "Al-i Muhammed’in hükumeti kesindir. Hak galib gelecektir! Sabrediniz! Al-i Muhammed’in kurtuluşunu bekleyiniz ve dua ediniz!" Şiiler de bu müjdelerle teselli buluyor, her türlü zorluklara dayanıyorlardı.

Müninlerin; hatta bütün beşeriyetin va’dedilmiş Mehdi’den beklediği bunca eylem karşısında İmam’ın zalimlerle dostluk anlaşması imzalaması olacak şey midir? İmam böyle yapacak olsaydı müminler ümitsizliğe düşmez, İmam’ın zalimlerle anlaştığı için hiç bir ıslah fikri taşımadığını söylemezler miydi?

Bence bu, olacak şey değildir. Aksi takdirde, sayısı çok az olan müminler de ümitsizlik ve karamsarlık yüzünden doğruluktan çıkar, zulüm ve küfür yoluna saparlardı.

Ayrıca zalimlerle dostluk ve saldırmazlık anlaşması imzalasaydı, buna bağlı kalmak zorunda olur bu yüzden de asla savaşmaya kalkışmazdı. Zira İslam dini, ahde riayet etmeyi, sözünü tutmayı emretmektedir.[280]

Bu yüzden hadislerde; gaybetin ve Sahib-ul Emr’in doğumunun gizli olmasının sebeblerinden birinin de İmam’ın zalimlere beyat etmek zorunda kalmaması olduğu geçer. Böylece istediği zaman kıyam edecek ve kimsenin onun boynunda bey’ati olmayacaktır; örneğin:

Hz. Sadık (a.s) şöyle buyurur: "Sahib-ul Emr’in doğumu, zuhur ettiğinde hiç kimsenin ahdi onun boynunda olmasın diye gizli kalacaktır. Allah Teala onun işlerini bir gecede düzeltir."[281]

Bütün bunların yanısıra bencil ve zalim idareciler kendi çıkarlarını tehlikede görünce, bu anlaşmalara bağlı kalmaz ve onu öldürmeye kalkışır; böylece de yeryüzü imam ve hüccetsiz kalırdı.


NİÇİN BELİRLİ NAİBLER TAYİN ETMEDİ?


Bir Ehl-i Sünnet kardeşin şu sorusunu hatırlıyorum: "Biz gaybetin lüzumu ilkesini kabul ediyoruz, ama gaybet-i kübra döneminde neden gaybet-i suğra gibi bir takım naibler tayin etmedi? Böylece şiiler bu naibler vasıtasıyla onlarla ilişki kurar ve sorunlarını hallederlerdi."

Bu kardeşe şöyle demiştim: "Düşmanlar naibleri de rahat bırakmazlardı. Onlara İmam’ın yerini göstermeleri için işkence ederlerdi. Ya da işkenceler altında zindan köşelerinde öldürülürlerdi.

Burada kimileri İmam "Vekalet makamına bazı belirli şahısları tayin etmeyebilirdi; ama bunun yerine bazen bir takım müminlere zahir olup onlar vasıtasıyla bir takım gerekli emirleri şiilere ulaştırabilirdi" diyebilir.

Yanlız şunu hemen hatırlatalım ki bu iş de salah ve faydalı değildi. Zira o şahıslar da İmam’ın yerini onlara gösterebilirdi veya bu iş onun öldürülmesine sebeb olabilirdi.

Yine bu noktada şu soru da gelebilir akla: "Bu tehlike birtakım kimliği belirsiz insanlara zuhur ettiği taktirde söz konusudur. Ama müminler ve alimler için zuhur etseydi hiç bir tehlike ihtimali de kalmazdı." Buna da üç yolla cevab vermek mümkündür:

1- İmam-ı Zaman eğer herkes için zuhur etmek isteseydi kendini tanıtmak için bir takım kerametler göstermeliydi. Hatta çabuk inanmayan insanlar için sayısız keramet göstermesi gerekecekti.

Bu arada bir takım sihirbaz insanlar da ortaya çıkarak insanları aldatır, imamet iddiasında bulunarak sihir ve büyülerle insanları büyülerlerdi. Sihir ve kerameti birbirinden ayırdedebilmek de herkesin yapabileceği bir şey değildir. Bu da bir çok sorunlar yaratırdı.

2- Zahirde iyi olan bazı hokkabazlar bu mevzuyu kötüye kullanırlardı; cahil halk arasına karışır, İmam’ı gördüğünü iddia eder, şer’i olmayan hükümleri ona isnad eder, bu vasıtayla uğursuz hedeflerini gerçekleştirmeye çalışırlardı.

Şer’i olmayan bir iş yapmak isteyenler buna bir kılıf uydurabilmek için "Ben İmam-ı Zaman ile görüştüm. Dün gece bizim eve gelmişti. Bana "Falan işi yap" dedi ve falan işlerimi teyid etti "… vb. gibi yalanlar uydurabilirlerdi. Bu işin kötü neticeleri ise malumdur.

3- İmam’ın bazı salih ve güvenilir insanlarla görüşmediği hususunda kesin delil yoktur. Birçok salih ve veliler İmam’la görüşüyor olabilir.

Dolayısıyla da emredildiği üzere bu sırrı saklamakta ve hiç kimseye açmamaktadırlar. Bu hususta herkes sadece kendi halini bilmekte ve diğerleri hakkında hüküm verme salahiyetine sahib bulunmamaktadır.