NÜBÜVVET-İ AMME VE İMAMET

NÜBÜVVET-İ AMME VE İMAMET


Bazı sünni kardeşler "Şiilerin bir imamın varlığını ispat etmek hususunda niçin bu kadar ısrar ettiğini bilemiyoruz. Bu hususta o kadar ısrar ediyorlar ki ortalıkta bir imam görünmediği halde, "o gaibtir, ve gizli yaşamaktadır" diyorsunuz.

Halbuki Hz. Peygamber (s.a.a) halka Allah’ın hükümlerini beyan etmiştir. O halde yaratılış aleminin bir imamın varlığına ne ihtiyacı vardır?" demekteler.

Bu soruya şöyle cevap vermek gerekir: Unutmayalım ki Nübüvvet-i amme’yi ispat eden ve hükümleri göndermeyi gerekli kılan delil bir hükümleri koruyacak bir imamın varlığını da iktiza etmektedir.

Daha fazla açıklık için ilk önce Nübüvvet-i amme’nin delilini özetle beyan edecek ve sonra da asıl konuyu değinmeye çalışacağız.

Yerinde ispat edilmiş olan ve şu anda da özetle zikretmek istediğimiz önbilgiler üzerinde biraz dikkatlice düşünülecek olursa Nübüvvet-i amme mevzuu kolaylıkla açıklığa kavuşur:

1- İnsan özel yaratılışı gereği, tek başına yaşamını sürdüremez. Kendi türünden olan diğer insanların yardım ve işbirliğine ihtiyacı vardır. İnsan sosyal ve medeni bir varlık olarak yaratılmıştır, çıkar çatışmaları ise hayatın vazgeçilmez bir neticesidir.

Zira toplumdaki fertlerden herbiri, zaten sınırlı olan maddi çıkarlardan azami istifade etmek ve önündeki engelleri ortadan kaldırmak ister. Halbuki diğerleri de bu hedefe ulaşmak istemekte ve neticede çıkarlar çatışarak diğerlerinin hakkına tecavüz durumu ortaya çıkmaktadır.

Bu sebeple toplum idaresi için kanunun varlığı zaruret arzetmektedir; kanunun sayesinde bireylerin hakları korunmakta, zorbaların önü alınmakta ve ihtilaflar yok olmaktadır.

Buna göre denilebilir ki: Kanunların varlığı insanlığın yararlandığı en iyi hazinedir. Dolayısıyle denebilir ki, insanoğlu sosyal hayatı icabı kanunun varlığından istifade etmiş ve ona sürekli saygı göstermiştir.

2- İnsan kemale erme gücüyle donanmış ve fıtratı gereği kemal ve saadetine yönelmiştir. Sürekli çalışmalarının tümünde hakiki kemale erişmek dışında hiç bir maksad ve hedefi yoktur. Tüm fiil, hareket ve yorulmak bilmeyen ciddiyetleri o yüce hedef etrafında dönüp durmaktadır.

3- İnsan terakki ve tekamül yolunda olduğundan ve gerçek kemale fıtratı gereği eğilim gösterdiğinden bu hedefe ulaşması da elbette ki mümkün olmalıdır. Zira yaratılış düzeninde anlamsız hiçbir şey yoktur.

4- İnsanın cisim ve ruhun bileşiminden artık bilinen bir mevzudur. İnsan cisim yönünden maddidir; ama ruhu beden ile tam bir irtibatı olduğu ve onunla kemale erdiği halde mucerreddir.

5- İnsan ruh ve bedenden oluştuğu için ister istemez iki çeşit hayata da sahiptir. Birincisi bedeni ile ilgili olan dünyevi hayatıdır, diğeri ise ruhu ile ilgili olan manevi ve ruhî hayatıdır. Neticede bu iki hayatta da mutluluk ve mutsuzluğu olacaktır.

6- Beden ve ruh arasında sıkı bir ilişki ve birlik olduğu gibi dünyevi hayat ile ruhî hayat arasında da bir irtibat ve birlik vardır. Yani insanın bedenî faaliyet ve hareketleri ile dünyevi hayatının, onun ruhunda bir takım etkileri vardır. Nitekim ruhî sıfat, melekeler ve haletlerin de insanın eylemlerinde etkisi sözkonusudur.

7- İnsan tekamül yolunda olduğundan, tabiî ve fıtrî olarak kemale eğilim duyduğundan ve Allah’ın yaratılışı da boşuna olmadığından, o gayeye ulaşmak ve insanlığa ait kemalleri elde etmek için gerekli vesileler ile donanmış olmasıdır. Böylece insan o hedefe ulaşmak ve sapıklıklardan sakınmak için gerekeni teşhis edip yapabilir.

8- Beşer, tabiatı gereği bencil ve çıkarcıdır. Kendi maslahat ve menfaatleri dışında hiçbir şey düşünmez. O diğer insanları istismar etmek ve onların emeğini sömürmek ister.

9- Beşer sürekli gerçek kemallerinin peşinde olduğu ve o hakikati ararken tüm kapıları çaldığı halde onu teşhis etmekten acizdir. Zira insanın nefsânî istek ve meyilleriyle derunî duyguları, genelde hakikati teşhis etme ve insanlığın doğru yolunu, insanın amelî (edimsel) aklını karartmakta ve insanı sapıklık yönüne, zulüm ve şekavet vadilerine sevketmektedir.

 

İNSANIN SAADETİNİ SAĞLAYABİLECER KANUNUN ÖZELLİKLERİ


İnsanoğlu toplumsal olarak yaşamak zorunda bulunduğundan, çıkar çatışması ve diğer insanların hakkına tecavüz …vb. toplumsal eylemlere muhatap olduğundan insanlar anlaşmazlık ve düzensizlikleri engellemek için boyun eğecekleri bir kanuna ihtıyaç duyarlar. Ama kanun ise ancak aşağıdaki şartlara sahib olduğu taktirde toplum kanun için yararlı olabilir:

1- Toplama hüküm sürecek kanun sosyal ve ferdi hayatın tüm alanında nüfuz ve etkisi olacak bir şekilde mükemmel ve kapsamlı olmalıdır. Bu kanunlar fertlerin doğal ve gerçek ihtiyaçları esasınca vazedilmiş ve gerçeklere dayalı olmalıdır.

2- Bu kanunlar insanoğlunu hayali kemal ve saadete değil; gerçek saadet ve gerçek kemallere sevketmelidir.

3- Beşeriyet aleminin saadeti o kanunlarla temin edilmiş olmalı ve belirli bireylerin menfaatiyle sınırlı olmamalıdır.

4- Toplumsal nızamı; faziletler ve insanî kemaller esasınca kurmalı ve onları o yüce hedeflere doğru sevketmelidir; bireyler dünyevî hayatı, insanî fazilet ve kemallere ulaşma vesilesi bilmeli ve ona yegane gaye gözüyle bakmamalıdır.

5- Bu kanunlar saldırganlık ve her türlü karışıklıkları önleyebilmeli ve tüm bireylerin haklarını güvence altına almış olmalıdır.

6- Bu kanunların vazedilmesinde manevi hayat ve insanın ruhî boyutuna da hakkıyla dikkat edilmiş olmalı insanın ruhuna herhangi bir zarar vermemeli ve insanı tekamülün doğru yolundan saptırmamalıdır.

7- Toplumu, ahlakî bozukluklar gibi helak uçurumuna sürükleyen etkenlerden uzak tutmuş olmalıdır.

8- Bu kanunları vazeden insana ait tüm, çıkar ve zıyan yönlerini bilmeli çıkar ve zıyanın bir araya geldikleri haller de hangisin öncelik taşıdıklarına iyice vakıf olmalı, zaman ve mekanın gerektirdiği şeylerden de haberdar olmalıdır.

İnsanoğlu kesinlikle bu kanunlara muhtaçtır ve bu, onun hayatının zaruri ve vazgeçilmez yönlerinden biridir. Kanunsuz hayat insanlığın çöküşü demektir, ama bu arada beşeri kanunların bu büyük sorumluluğu ifa edip edemeyeceği ve toplumu idare etme salahiyetine sahip olup olmadığı sorusu ortaya çıkıyor.

Biz, insanoğlunun kısıtlı aklının ürünü olan kanunların da haliyle eksik ve yetersiz olduğuna inanıyoruz. Sırf insan aklıyla düzenlenen kanun ve kurallar toplumu idare etmek için yetersiz. Mevzuyu açıklığa kavuşturabilmek için şu noktaları hatırlatmak yeterli olacaktır:

1- İnsanoğlunun bilgileri sınırlı ve eksiktir. Normal bir insan, kendi türünün bütün ihtiyaçlarını, yaratılış kanunlarını, hayır ve şer yönlerini, bu kanunların nerede tıkanıp nerede çelişeceğini, etken ve edilgenlik hallerini, farklı mekan ve zamanların neler gerektirdiğini tam olarak bilemez.

2- Beşeri kanun koyucuların dünyevi ihtiyaçlar alanında böyle kapsamlı kanunları vazedebildiklerini varsayalım. Buna rağmen yine de dünyevi hayatla manevi hayat arasındaki derin ilişki ve amellerin ruhtaki etkilerini bilmediklerinden kanunları yetersiz kalacaktır, çünkü bu bilgileri eksiktir.

Esasen insanların, ruhî hayatı kontrol diye bir programları yoktur. Bu kanunlar, beşerin saadetine sırf maddi açıdan bakmaktadırlar. Halbuki bu iki çeşit hayat arasında tam bir irtibat vardır; bunların birbirinden ayrı düşünülmesi sözkonusu edilemez.

3- İnsanoğlu bencil olduğu için hemcinslerini sömürmek kendisine doğal görünmekte ve herkes kendi menfaatlerini başkalarının maslahatına tercih etmektedir.

O halde ihtilafların önlenmesi ve sömürünün ortadan kaldırılması onun tabii istek ve salahiyeti dışında kalan bir şeydir. Zira beşeri kanun koyucuların temayül ve istekleri onlara kendilerinin ve yakınlarının çıkarlarını görmezlikten gelmesine ve bütün insanların maslahatlarını eşit şekilde gözönünde bulundurmasına asla izin vermemektedir.

4- Beşeri kanun koyucular daima kısır görüşleriyle kanun vazetmekte ve bu kanunları kendi örf, adet ve dar fikir kalıbına dökmekte bu yüzden de kanunları sadece belli bir grubun çıkarları doğrultusunda vazetmekte, bunu yaparken başkalarının maslahat ve zararlarına asla önem vermemektedirler.

Böyle kanunlarda, bütün insanlığın mutluluk ve saadeti gözönünde bulundurulmamıştır. Yaratılış alemiyle uyumlu ve beşerin gerçek ihtiyaçları doğrultusunda tedvin edilen kanun ise ancak Allah’ın kanunudur.

Bu kanunlar her nevi sınıfsal ve şahsî garazlardan uzaktır; tüm insanlık aleminin saadeti burada gözönünde bulundurulmuştur. Buradan, insanın, Allah’ın kanunlarına olan ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Allah’ın lütuf ve merhameti de kamil bir proğram düzenlemeyi ve nihayet peygamberler vasıtasıyla bu kanunları insanlara iletmeyi gerektirmektedir.


UHREVÎ SAADET


İnsan, gece-gündüz dünyevi hayatla meşgul olduğu halde batın ve nefsinde de gizli ve örtülü bir hayat sürdürür. Bu hayata önem vermeyıp ve onu bütünüyle unutmuş olsa da bu böyledir.

İşte bu perde arkasında kalan hayatında da bu mutluluk ve bedbahtlığı sözkonusudur; hak inanç ve fikirler, iyi ahlak ve doğru davranışlar manevî açıdan ilerleme ve kemale neden olmakta, insanın saadet ve olgunluğunu temin etmektedir.

Batıl inançlar, çirkin ahlak ve kötü amellerse nefsin sapmasına, zulüm, fesat ve noksanlığa sebeb olmaktadır.

İnsan doğru yoluda yer alırsa ruh ve cevheri tekamül ederek sonunda nuraniyet ve sevinç alemi olan kendi asli alemine döner. Manevi kemallerle insânî güzel ahlakı hayvani içgüdülerini tatmin yoluna feda eder,

nefsani arzularının esiri olur ve arzusuna düşkün bir hayvan haline gelir, kaniçici ve yırtıcı bir canavara dönüşürse ruhuna ait manevi hayatını baltalayıp, şekavet ve helaket vadilerinde şaşkın hale gelmiş demektir.

O halde insan manevi hayatı için de bir proğram ve kamil bir yolgöstericiye muhtaçtır. Yardım olmaksızın bu hassas ve tehlikeli yolu katedemez. Zira nefsani istek ve meyillerle hayvani içgüdüler;

genelde hakikati görme yoluyla doğru kararlar verme hususunda aklı karanlığa sürmekte ve onu helaket uçurumlarına yuvarlamakta, onun nazarında iyiyi kötü, kötüyü de iyi göstermektedir.

Hakiki kemalleri ve insanın gerçek saadetini bilen ve iyi-kötü ahlâkı mutlak anlamda tanıyan ise sadece Allah Tealâ’dır. İşte bu nedenledir ki insanoğlunu,

nefsânî saadete ulaştırma ve onu şekavet faktörlerinden sakındırma yolunda kapsamlı bir proğram düzenleyebilecek olan da gerçekte, sadece O’dur. O halde insan uhrevî hayatının saadetini temin etmek hususunda da alemlerin Rabb’ine muhtaçtır.

Buradan şu sonuca varılmaktadır: Hikmet sahibi olan Allah Tealâ hem saadet hem şekavet için kabiliyeti olan insan türünü hayvani kuvvelerin nüfuzu altına ve nefsani isteklerin tasallutuna bırakmamıştır.

Aksine, Allah’ın sonsuz lütuf ve merhameti beşer cinsinden olan seçkin peygamberler vesilesiyle bireylerin dünyevî ve uhrevî saadetini temin eden kamil bir proğram, kanun ve hükümler göndermeyi ve onlara şekavet ve saadet yolunu öğretmeyi iktiza etmektedir ki böylece insanların ve hedeflerine ulaşma yolu açık bulunsun.

 

TEKAMÜL YOLU


İnsanın tekamül ve Allah’a dönüş yolu, Allah Teâlâ’nın insanlara bildirmeleri için pak peygamberlerinin kalbine nazil buyurduğu beğenilmiş ahlâk, iyi amel ve hak inançlardır.

Şunu unutmamak gerekir ki bu yol, ana hedefle bir ilişkisi olmayan kuramlar değildir, aksine, rububî alemden kaynaklanan hakiki ve gerçek yoldur. O yolda yürüyen herkes benlik ve zatında tekamül seyrini başlatmış ve geniş alem ve rızvan cennetine doğru yükselmiş demektir.

Dinin doğru yolundan sapanlar ise ister istemez insanlık faziletlerini kaybetmiş, hayvanlık yoluna sapmış, hayvanî ve yırtıcı sıfatları takviye etmiş, dolaysıyle de insanlığın dakik yolunu katetmekten aciz kalmış demektir. Böyle bir insanın çok zor bir hayatı yaşamak ve cehenneme yuvarlanmaktan başka akıbeti yoktur.

 


PEYGAMBERLERİN MASUM OLUŞLARI


Allah’ın lütuf ve merhameti insanlara gerekli hüküm ve kanunları bildirmesi ve onlara hedefe ulaşma yolunda yardımcı olması için bir takım elçiler göndermeyi gerektirmektedir.

Allah Teâlâ’nın bu iradesinin gerçekleşmesi, hüküm ve kanunların fazlalık ve eksiklik olmadan halka iletilmesi ve insanların hiçbir özür öne sürememesi için de bu elçilerinin hata, unutkanlık ve yanlışlardan uzak olması kaçınılmazdır.

Ayrıca, bu elçinin bizzat kendisi de o hükümlerin hakikatini bilen ve bildiğiyle amel eden birisi olmalıyani insanların mazeretlerinin kalmaması ve hak yolu tanımada sapıklık içine düşmemeleri için söz ve amelleriyle insanları gerçek kemallere davet etmelidirler.

Zira peygamber dinin hükümlerine bağlı olmazsa sözleri de değerini yitirecek ve insanlar ona itimad etmeyeceklerdir. Bu durumda o, söylediklerinin tersine amel ettiğinden amelleri vasıtasıyla insanları o istikamete davet etme pozusyonuna düşer. Şüphesiz pratik olarak yapılan davetin sırf lafzla yapılan sölü davetten etkisi az değildir.

Öte yandan, ilim ve bilgimiz hata ve yanlışlıklarla iç içedir, zira duyularımızın bu ilim ve bilgilerimizin husulünde etkilidir. Duyuların hatası ise herkesçe bilinen bir şeydir.

Alemlerin Rabbi tarafından insanların hidayeti için peygamberlere vahiy ve ilhamla verilen bilgi ise böyle değildir; yani duyu organları vasıtasıyla elde edilmemişlerdir.

Aksi taktirde onların da bilgisinde hata ve yanlışlık sözkonusu olur ve gerçek hükümler insanların eline ulaşamazdı. Onların ilmi şu yolladır: Gaybi alemlerin hakikatleri onların kalb ve zatının batınına nâzil olmakta ve o hakikatleri ilm-i huzurî ile müşahede etmektedirler.

Onlar kalp gözüyle gördüklerini insanlara iletirler. Bu hakikatleri bizzat müşahede ettikleri için de öğrenme ve kaydetme hususunda asla hata etmezler.

Bu yüzden, o kanunlara muhalefet ve isyanda bulunmaları sözkonusu değildir. Zira hakikatler, kemaller ve bunların verdiği saadeti bizzat müşahede eden bir insan o müşahedeleri esasınca hareket eder ve asla sapmaz.

 

İMAMET HAKKlNDA AKLÎ DELİL


Nübüvvet-i amme’nin delilinin açıklığa kavuşmasından sonra şimdi sizler de tasdik edersiniz ki aynı delil halk arasında peygamberin olmadığı zamanlar insanlardan birisinin ilâhî hükümlerin koruyucusu ve peygamberin vasîsi olmasını da gerektirmektedir. Bu vasi sözkonusu ilâhî hükümleri, korumalı ve tebliğ etmeye çalışmalıdır.

Zira Allah Teâlâ’nın peygemberler gönderme ve hükümlerini iletmekten hedefi, tüm ilâhî kanun ve emirlerinin hiçbir eksiltme ve çoğaltma olmadan insanlar arasında mahfuz kalmasıyla gerçekleşir ve kullara hücceti ancak bu yolla tamamlanmış olur.

O halde peygamberlerin olmadığı zamanlar da Allah’ın lütfu insanlardan birinin dini hükümlerin koruyucusu olmasını gerektirmektedir.

Bu seçkin insan da hükümleri öğrenme, koruma ve tebliğ hususunda hatalardan uzak ve masum olmalıdır. Ancak böyle olursa kullara hüccet tamamlanmış olur ve ilahî hedef gerçekleşir.

Böyle bir insan dini hükümlerin hakikatini bilen ve onlarla amel eden birisi olmalıdır. Böylece diğer insanlar da amel, ahlak ve sözlerini onun sözleriyle mutabık hale getirebilecek ona tabi olacak, hakikatı bulmakta yanlışlığa düşmeyecek ve hiçbir mazeretleri kalmayacaktır. İmam da bu büyük sorumluluğu kabul etmek hususunda hatalardan masum olmalıdır.

Ayrıca; imam ilmini duyu organları vasıtasıyla ve kesbi olarak elde etmez; onun ilmî ve diğer insanların sıradan ilimleriyle büyük bir farklılığı vardır.

İmam, basiret gözleri açılmış ve hakîkat ve insanî kemalleri kalb gözüyle müşahede eden insandır. Böyle olunca da hata ve yanlışlıktan masum olur. Zira bu onun ilim ve müşahedeleri üzere amel etmesine ve ilim ve amel vasıtasıyla da insanlığın önder ve imamı makamına ulaşmasına sebeb olur.

Başka bir tabirle insan türü arasında daima kamil bir insan olmalıdır. Bu insan hak inançlara inanan, tüm insanî sıfat ve ahlaklara uyan, dinin tüm hükümlerini uygulayan ve hepsini teferruatıyla ve bir tereddüt veya içtihat söz konusu olmadan bilen birisi olmalıdır. Bu aşamaların tümünde imam hata, yanlışlık ve isyandan masum olmalıdır.

İlim ve ameli vasıtasıyla bütün mümkün olan insanî kemaller onda pratiğe dönüşmüş bulunmalı ve insanlık kafilesinin rehberi olmalıdır. Açıhtır ki; İnsan türü böyle seçkin bir insandan mahrum olursa insanların hidayeti için nazil olmuş olan ilahi hükümler ortadan kalkar, Allah’ın gaybî yardımları kesilir, insani ve rububi alemler arasındaki irtibat kopar.

Başka bir tabirle insanlar arasında daima Allah Teâlâ’nın hidayet ve lütuflarına mazhar olan birisi olmalıdır. Bu insan manevi lütuf ve batini yardımlar vasıtasıyla her insanı kabiliyeti esasınca kemale ulaştırır ve ilahi hükümleri korur. Böyle bir masum imamın mukaddes varlığı Allah’ın hücceti, din ve kamil insanın örneğidir.

Yer yüzünde hakkıyla Allahı tanıyan ve ona tapan İmam'dır. Eğer o olmazsa Allah Teâlâ hakkıyla tanınmaz ve kendisine ibadet edilmez. İmamın batın ve kalbi, ilahî sır ve ilimlerinin hazinesidir.

"Dinin kanun ve hükümlerini korumak, birinin o hükümlerin tümünü bilmesine ve amel etmesine bağlı değildir. Eğer dinin bütün hükümleri insanlar arasında paylaştırılır ve her bir grup bu hükümlerden bir kısmını bilir ve amel ederse dinin bütün hükümleri ilim ve amel açısından insan türü arasında mahfuz kalır". şeklindeki görüş iki açıdan reddedilmiştir:

1- Önceden de dediğimiz gibi insan türü arasında bütün insani kemallere bilfiil sahip olan doğru yolda yürüyen, talim ve terbiye açısından da Allah’tan başkasına muhtaç olmayan seçkin bir insan olmalıdır.

Eğer böyle bir insan olmazsa insanlık hüccetsiz ve hedefsiz bir hale gelir. Hedefi olmayan türün ise mahvı kaçınılmazdır. Ama mezkur görüşe göre böyle kamil bir insan yoktur.

Zira bu görüşe göre fertlerden herbiri sadece bir kısım hükümleri bilmekte ve amel etmektedir; ama bunlardan hiçbiri dinin doğru yolunda değildir; bilakis, hakikat yolundan sapmıştır. Oysa ki, dinin hükümleri arasında derin ve kopmayan bir bağ vardır.

2- Önceden de söylenildiği gibi Allah tarafından insanların hidayeti için indirilen hüküm ve kanunlar daima insanlar arasında sabit ve mahfuz olmalıdır.

Hertürlü değişiklik, yokluk ve tehlikeden masun ve mahfuz olmalıdır ki insanlar onun doğruluk ve sıhhatine tamamen itimad etsinler. Bu da her türlü unutkanlık ve günahtan masum olan bir koruyucuyla mümkündür.

Ama yukarıda zikredilen görüşe göre bu böyle değildir. O fertlerden herbirinin, hata, unutkanlık ve isyan imkanı vardır, dolayısıyle ilahi hükümlerde değişiklikten uzak değildir. Bu durumda ise Allah’ın hücceti tamamlanmaz ve kulların mazereti ortadan kalkmaz.


RİVAYETLERE GÖRE İMAMET


İmamet hakkında söylenenlerin tümü Ehl-i Beyt’ten nakledilen rivayetlerde de yeralmıştır. Bu hususta araştırmak isteyenler hadis kitaplarına başvurabilirler. Burada örnek olarak bunlardan birkaçını zikrediyoruz.

Ebu Hamza şöyle diyor: "Hz. Sadık’a (a.s) dedim ki, "imamsız Yeryüzü bâki kalır mı?" Hazret, "Eğer yüryüzü imamsız kalırsa altı üstüne gelir."[118] buyurdular.

Veşşa diyor ki: "İmam Rıza’ya (a.s), "Yeryüzü imamsız kalır mı?" diye sordum. İmam (a.s) "Hayır" diye buyurdu. Dedim ki, "Bizlere rivayet edildiğine göre, Allah Teâla kullarına gazap etmediği müddetçe yeryüzü imamsız kalmaz." İmam (a.s) daha sonra şöyle buyurdular: "Yeryüzü imamsız kalmaz, aksi taktirde yeryüzü altüst olur."[119]

İbnu-t Tayyar diyor ki: "İmam Sadık’tan (a.s), şöyle buyurduğunu işittim: "Yeryüzünde iki kişiden başka kimse kalmasa da onlardan birisi mutlaka (Allah’ın) hücceti olacaktır."[120]

İmam Ebu Cafer (a.s) şöyle buyurdular: "Allah’a andolsun ki Adem’in (a.s) ruhu alındıktan şimdiye kadar yeryüzü insanların hidayet bulduğu bir imamın vücudundan mahrum kalmamıştır. O imam insanlara Allah’ın hüccetidir. Yeryüzü asla imamsız kalmaz. Ta ki kullara Allah’ın hücceti böylece tamamlanmış olsun."[121]

Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Allah bizleri (biz Ehl-i Beyt İmamlarını en güzel bir şekilde yarattı. Göklerde ve yeryüzünde ilimlerinin koruyucusu kıldı. Ağaçlar bizlerle konuştu ve Allah’a bizim ibadetlerimizle ibadet edilmektedir. Eğer biz olmasaydık, Allah’a asla ibadet edilmezdi."[122]

Yine İmam Sadık şöyle buyuruyor: "Vasiler rububî ilimlerin, kapılarıdırlar, dine o kapılardan girilmelidir. Eğer onlar olmazsa Allah tanınmaz ve Allah Teâla onlar vasıtasıyla kullarına hüccetini tamamlamaktadır".[123]

Ebu Halid şöyle diyor: "İmam Ebu Cafer’den (a.s) "Allah’a, resülüne ve indirdiğimiz nura iman edin" ayetinin tefsirini sordum." Hazret şöyle buyurdular:

"Ey Eba Halid, Allah’a andolsun ki nurdan maksat imamlardır. Ey Eba Halid, imamın mü’minlerin kalbindeki nuru, güneşin nurundan daha parlaktır, mü’minlerin kalbini nurlandıran onlardır. Allah istediğinin kalbinden onların nurunu çıkarır ve böylece kalbi karanlık olur."[124]

İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdular: "Allah Teâla kullarının işleri için (İmam olarak) bir ferdi seçmek istediğinde ona kalp genişliği verir. Kalbini hakikat ve hikmetlerin çesmesi kılar,

ona daima ilmini ilham eder, ondan sonra hiçbir sorunun cevabında aciz kalmaz, sahih yol göstericilikte ve hakikatleri beyanda asla sapıklığa düşmez; hatadan masumdur. Daima Allah’ın yol göstericilik,

tevfik ve teyitlerine mazhardır. Hata ve sürçmelerden emandadır. Kullarına hüccet ve şahid olması için onu bu makama Allah seçmiştir. Allah bu ilahi ihsanını istediğine verir ve Allah büyük ihsan sahibidir."[125]

Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Yıldızlar gök ehlinin emanıdır. Eğer onlar yok olursa gök ehli de yok olur. Benim Ehl-i Beytim de yeryüzündekilerin emanıdır. Eğer Ehl-i Beytim olmazsa yeryüzündekiler helak olur."[126]

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Yeryüzü Allah için kıyam eden ve Allah’ın hücceti olan imamdan boş kalmaz. Bazen o imam zahir ve meşhurdur, bazen de gizli.

Allah’ın hüccetleri ibtal edilmesin diye böyledir bu. Sayıları çok azdır. Onlar nerededirler? Allah’a andolsun ki sayı açısından azdırlar ama değer ve makam açısından büyük. Allah Teâla onlar vasıtasıyla kendi hüccet ve bürhanlarını korumaktadır. Ta ki onlar o bürhanları kendi emsallerine emanet edip onların kalbine eksinler…"

"İlim onları basiret hakikatine ulaştırmış. Onları yakin ruhuyla tanıştırmıştır. Mal ve servet düşkünlerinin zor saydığı şeyler onlar nezdinde kolaydır.

Cahillerin korktuğu şeylerle onlar ünsiyet edinirler. Onlar bedenleriyle dünyadadır ama ruhları çok yücelere aittir. Onlar yeryüzünde Allah’ın halifeleri ve dinin davetçileridir."[127]

Yine Ali (a.s) buyuruyor: "Kur’an’ın değerli cevherleri Ehl-i Beyt’in vücudunda karar kılınmıştır. Onlar Allah’ın hazineleridir. Eğer konuşurlarsa doğru söylerler, eğer susarlarsa hiçkimse onları geçemez."[128]

Yine şöyle buyurmuştor: "Hak onların (Ehl-i Beyt’in) varlığının bereketiyle yerini bulur ve batıl onlarla yok olur, dili kökten kesilir. Onlar dini anlayanlardır.

Onların bu anlayışı idrak, koruma ve amel ile birliktedir. Sadece duymak ve nakletmekten ibaret olan bir anlayış değildir bu. Gerçekten de ilim rivayetçileri çoktur. Ama ilme riayet edenler azdır."[129]

Özetle Mezkur aklî delil ve bu mevzu hakkındaki hadislerden şu netice alınmaktadır : İnsan türü yeryüzünde olduğu müddetçe aralarında masum ve kamil birisi olmalıdır ki beşer için mümkün olan bütün kemaller onda fiiliyete dönüşsün, ilmî ve amelî açıdan tam bir örnek olarak insanları hidayet etsin. Böyle seçkin bir insan,

elbetteki diğer insanların imam ve önderi olacaktır. Bu büyük insan, insanî kemaller yolunda yücelecek ve diğer insanları da bu kemal ve makamlara davet edecektir.

Onun vasıtasıyla gayb alemi ile bu maddî alem arasında sürekli bir ilişki kurulacaktır. Gaybi alemlerin feyizleri önce onun kendisine ve onun bereketiyle de diğer insanlara ulaşacaktır.

Eğer böylesine seçkin ve kamil bir insan diğer insanlar arasında yaşamazsa insan türü amacını yitirir ve gayb ile ilişkisiz hale gelir. İlişki ve hedefi olmayan insan ise yok olmaya mahkümdur.

O halde diğer deliller bir yana bizzat bu delil de delalet etmektedir ki hiçbir zaman ve asır ve bu cümleden olmak üzere de bizim asrımız, masum bir imamın varlığından mahrum değildir. Asrımızda imam zahırde olmadığı için de imam gaybet halindedir.